sözler geçiyor aramızdan
ama hiçbiri suskunluğuma dokunmuyor.
bir gülüş belki biraz fazla kalıyor gözümde
ama o da geçiyor
bir rüzgâr gibi
bağırmayan ama yönünü de anlatmayan.
ben seni
bir ihtimalin dışında sevdim
olmayacağını bile bile
susarak.
geçmeyen bir şey gibi
bir bakış kaldı aramızda
ne tam yaşandı
ne tam unutuldu.
sana susmakla başladı içimde
kırılgan bir mevsim
dokunsam,
dağılırdın.
ben seni
olmayan bir yerden sevdim
gidilmeyen,
gelinebilen bir yer değil.
Tabutta Rövaşata filmini izledin mi hiç?
Oradaki Mahsun bendim işte.
Filmde oynamadım ama
ben Mahsun'dum artık.
Oysaki hiç araba çalmamıştım —
ya da tavus kuşu.
Yalnızca düş çaldım birkaç kişiden,
bir de uykularını annemin.
Yirmi yedi saat oldu, hâlâ uyumadım.
Pencereme sokak lambasının ışığı değiyor.
Karşımdaki kanepede ise bir ceset.
Gözleri açık, sanki hâlâ birini bekliyor.
Üç başlı Kerberos…
Kimse sevmemiş onu.
Üç şehir dolaştı; üçü de sevmedi.
Sadece yaz aylarında seviliyormuş.
Kışın üşüdüğü için herkes ondan korkarmış.
Ne tuhaf…
Ben de kışı hiç sevmem.
Üşüdüğümden değil —
bulutlardan dolayı.
Bulutlar yalan söyler çünkü.
Bazen güneşi saklarlar,
bazen de yağmuru.
Üç elma düşürmek isterdim gökyüzünden,
Zamanı durdursam, şöyle iki büklüm oturtsam sağ köşeye,
Bir paket sigaram var, bitiririm diye düşünüyorum; ki bitirmesem, ne değişecek?
Kar yağıyor, bazen dalga geçer gibi,
Bazen yıldız serpilmiş gökyüzü belirir.
Aldanmıyorum.
Kalkamıyorum yerimden; fare tuzağı her yer.
Gözlerim tavanda, çatlakları sayıyorum,
Her biri başka bir yıkıntının izi.
Birinin içinde kayboluyorum,
İçimdeki boşluk, duvarın ardına sızıyor.
Sesler geliyor uzaktan, eski bir radyonun cızırtısı gibi.
Kim konuşuyor, kim susuyor, bilmiyorum artık.
Sözler anlamını kaybetmiş;
Dilime dolanan sadece sustuklarım.
Elimde kalan tek şey, bir fincan soğumuş çay,
Ve kurumuş bir çiçeğin gölgesi masada.
Hayat, rüyasını unutmuş bir uyurgezer sanki.
Geriye dönüp baktığımda,
Yalnızca kendi sessizliğim var.