"İnsanın kalbi ve aklı ne tuhaf iki mekanizma !" diye haykırdım. "Yaptıklarımıza yön veren bu iki dürtü tarafından sırayla bir o yana bir bu yana, tam aksi istikametlerde sürükleniyor, sonunda da en son hangisinin peşinden gitmişsek sanki onun daha iyi olduğu inancına kapılıveriyoruz."
"Ah keşke bir ülkenin hükümdarı olsaydım, her gece çanları çaldırır, her yaştan, her sınıftan, kadın erkek tüm tebaamı pencerelerine geçip yıldızları seyretmeye zorlardım!" diye haykırdım.
Acılarımı unutmak, onları zihnimden uzaklaştırmak için ne kadar çabalasam da, kimi zaman boş bulunduğum bir anımdan istifade ederek tıpkı önündeki set kaldırılmış olan bir ırmak gibi, bir anda topyekün odama hücum ederler. Böyle durumlarda, kendimi beni sürükleyip götüren bu sele bırakmaktan başka çarem kalmaz. Düşüncelerim o kadar karamsarlaşır, etrafımda gördüğüm her şey içimi o kadar daraltır ki, sonunda deliliğime kahkahalarla gülerim. Öyle ki, derdimin devası yine derdimin şiddeti oluverir.
Duygulu her insanın hayatına giren, beraber yaşamak zorunda olduğu; ona içinizi açtığınızda, kalpten gelen tatlı duyguları, hayallerin verdiği sevinçleri paylaştığınızda, tüm bu hisleri kayalara çarpan dalgalar gibi paramparça eden bir Albert'i yok mudur ?