Evrim zihinlerimizi öylesine şekillendirmiştir ki psikolojik olarak acı çekmek -kendimizi kıyaslamak, değerlendirmek ve eleştirmek; sahip olmadıklarımıza odaklanmak; sahip olduklarımızdan hoşnut olmamak ve çoğu asla gerçekleşmeyecek bin türlü korkutucu senaryoyu kafamızda kurmak- kaçınılmaz kaderimiz haline gelmiştir.
Kâğıttan bir kafese konmuş bir aslan gibi, insanoğlu da en çok kendi zihninin yanılsamaları nedeniyle kapana kısılır. Ancak görüntüsüne rağmen bu kafes aslında insan ruhunu hapsedebilecek bir bariyer değildir.
İronik olan şu ki, insanlar sadece mutluluğu aramakla kalmayıp -özellikle ‘mutsuzluk’ hissinden kaçınmak için- mutluluğa tutunmaya çalışırlar. Ne yazık ki, tam da bu kontrol etme çabaları yorucu, planlı, kapalı, katı ve sabit hale gelebilir.
Kıskanmanın ardında yatan; araya bir üçüncü kişi gireceği ve "sevgi nesnem"i ya da bunun bir bölümünü elimden alacağı gerekçesiyle sevilen şeyi kaybetmekten ya da artık sevilmez olmaktan duyulan korkudur.