"Zayıfsın, dostum, zayıfsın! Fakat sade zayıf mı? Dalgın, dikkatsiz, beceriksiz ve budalasın. Ömrün boyunca mahkûm ettiğin her kusur sende... Yaptığın işlerle düşüncelerinin arasında hiçbir münasebet yok! Hiç olmazsa biraz ağırbaşlı olsan! Bu çocuk hâllerini bıraksan! Belki bu kadar gülünç olmazsın! Evet, biraz ağırbaşlı ve dikkatli olsan. Ama ne gezer bunlar sende?"
Bu konuşma böyle devam ettikçe Kudret Bey olduğu yerde küçülüyor, büzülüyor, kabahatli bir çocuk gibi dudakları titriyordu. Belki de ona "Sus! Sus! Allahaşkına biraz sus! Bana biraz nefes alacak bir nokta, bir pencere, bir şey bırak! Bütün hayatımı zehirliyorsun. Bütün ömrümce beni ezdin! Fakat sussan da bir şey çıkmaz. Daha iyisi bana bir yol göstermek, bir çare bulmak değil mi? Bana bir nasihat ver! Bir şeyler söyle. Kurtulamaz mıyım! Alçak, söyle. Beni böyle zehirlemekten ne çıkar! Bir kelime söyle! Evet, bir kelime, ben her şeye yeniden başlamağa hazırım! Belki daha her şey mahvolmamııştı!..."
İçindeki ıslıklar bu sefer başka türlü başlıyordu: "Kaç defa Kudret Beyciğim, kaç defa? Kaç defadır bana vaat ediyorsun, tövbeden kendine ev yapıyorsun? Hayır, yok, hiçbir çare kalmadı. Sen hatalarının içinde öleceksin!"
Oğlum Behçet, sen bir medeniyetin iflası nedir, bilir misin? dedi. İnsan bozulur, insan kalmaz; bir medeniyet insanı yapan manevi kıymetler manzumesidir. Anlıyor musun şimdi derdin büyüklüğünü?… Cahilsin; okur, öğrenirsin. Gerisin; ilerlersin. Adam yok; yetiştirirsin, günün birinde meydana çıkıverir. Paran yok; kazanırsın. Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur.