Geri Bildirim
  • Hiç kimse bir fikrin içine nasıl doğduğunu tarif edemez
    Isaac B. Singer
  • Çevresi tarafından hor görülmüş, silik bir karakterin iç dünyasındaki fırtınalarını, büyük aşkını en güzel tarif eden bir aşk romanı.... Küçük bir dünyanın dev aşkını en güzel anlatan bir roman...
  • Üstelik sırılsıklam bir aşık gibi kıskanıyor ve kendimi kaybediyordum. Bunun tek nedeni can sıkıntısıydı sayın baylar, evet can sıkıntısı... Tembelliğin ve bir şey yapmamanın verdiği sıkıntı eziyordu beni. Bunun sonucunda da haylazlığa yöneliyordum. Zaten bu haylazlık tembellikten başka nedir ki? Bunu daha önce de söylemiştim. Tüm içten insanlar ve belli bir işi olan insanlar, dar kafalı oldukları için çalışkan kimselerdir
  • "Cennet meyvesi nasıl bir şey baba?"
    Gülümsemişti babam.
    Onu değerli kılan da tarif edilemez oluşudur zaten.
    Ahmet Ümit
    Sayfa 83 - Everest
  • İnanır mısınız baylar, iki kez de aşık olmayı denedim ve bu yüzden olmadık acılar çektim. Kalbimin bir köşesinden bu acıya inanmamazlık ve bu acıyla alay etmek yeşerirken, yine de acı çekmeyi sürdürdüm.
  • Ormanda yürüyordum. Yüksek çam ağaçlarının yeşilinin tüm tonları ile renk cümbüşüne bezendiği, gökyüzünün masmavi berraklığı ile güneşin billur ışığının birlikte bu doğayı daha da güzelleştirme konusunda adeta yarışıyorlarmışçasına hareket ettikleri bir günde, patika yolda yürüyordum.

    Geçmişte yaşadıklarımı düşünüyordum. Hafızamın bir köşesinde sürekli yer eden ve hayatımdan hiçbir zaman tamamıyla çıkartamadığım sorular ile baş başa kalmıştım. Hayat dediğimiz nedir ki?

    Yürüdükçe aklımda bin bir türlü düşünce, hep planlar, acısıyla tatlısıyla yaşanmışlıklar, pişmanlıklar, keşkeler ve aklımdan geçenleri yapma iradesini gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğim hissiyatıyla yol almaya devam ediyordum.

    Mert’le yaşadıklarımız aklıma geldi. Küçüktük. Sokakta dokuz taş oynuyorduk. Ben, Mert, Tuba, Salih ve Aylin özenle dizdiğimiz taşları devirmeye çalışıyorduk. Uzak mahalleden adına Tinni denilen, okulda bizim iki üst sınıfta okuyan bi mahalle kabadayısı, kendi arkadaşları ile birlikte sokağımızdan sürekli geçerdi.
     
    Sonralardan öğrendiğimiz kadarıyla Tinni’nin, sokağımızdaki Esra’da gönlü olduğu için hep sokağımızda gözükürmüş. Yine bir gün yanımızdan kaba güruhuyla geçerken, fedai tarzında yancılarından Recai’nin bizlere doğru;

    “-Şunlara bak, taşla oyun oynuyorlar” şeklinde alaycı bir bakış fırlattıp, özenle dizdiğimiz taşları ayağıyla devirdikten sonra;

    “-Ah pardon! Bunlar sizin oyuncaklarınız mıydı?”
    şeklinde alaycı ses tonu, gevrek bir gülümsemeyle pişkin suratında yayılır yayılmaz, Mert’in kendisinden yaklaşık iki katı uzunluğunda olan iri kıyım Recai’nin üzerine doğru fırlaması bir oldu.
    Burada Mert’in ne kadar korkusuz ve cevval birisi olduğunu belirtmek için hatıralarımdaki şu anı gözlerimin karşısında beliriverdi.


    Evimizin aşağısında yer alan boş tarlada maç yapar, uçurtma uçurur ve çiviyle toprakta oyun oynamayı çok severdik. Yine bir gün tarlaya maç yapmaya ve dönüşte de her zaman olduğu gibi gazoz kapakları toplamaya gitmiştik. Tarlada başıboş gezen çok fazla köpek vardı. Biz onlara karışmaz, onlarda bize saldırmazlardı. Ta ki o güne kadar. O gün topumuz tarladan aşağı doğru kaçmış ve bende topun peşi sıra koşarak yakalamaya gitmiştim. Her zaman sakin sakin duran köpeklerden birisi önce bana doğru hırlamış ve bende bir an tereddüt ettikten sonra topun peşinde koşmaya devam etmiştim. Ben topa doğru hamle attıkça, köpekte bana doğru hızla koşmaya başladı. Ben toptan vazgeçip hızla koşmaya başlamamla, köpekteki atılganlıktan aşağı kalır yanı olmayan Mert, büyük bir cesaretle beni kurtarmak uğruna köpeğe doğru koşmaya başlamıştı. Ben Mert’e doğru,

    “Bırak! Kaç sende!”

    desemde Mert beni hiç dinlemedi. Köpek hırladıkça, Mert’in koşması daha da hızlanıyordu. Ve köpekle karşılaşmaları kaçınılmaz oldu. Beni kurtarmak için adeta kendini feda etmişti. Bir müddet boğuştuktan sonra köpek kuyruğunu kıstırıp kaçtı ama Mert’te yaralar içerisinde kalmıştı. Bir hafta hastanede yoğun bakımda kaldıktan sonra aynı neşe ve heyecanla arkadaşlığımız kaldığı yerden devam etmişti ama bende ömür boyunca taşıyacağım minnet ve bağlılık hissi oluşmuştu Mert’e karşı. Zaten kan kardeşi de olmuştuk. Hiç bitmeyecek dostluğumuz böyle perçinlenmişti.


    Yine o günde, Recai’ye doğru bir ok gibi fırlamasıyla, altı kabadayının darbesine maruz kalması bir olmuştu. Biz yanına cılız adımlarla koşarken Mert zaten yiğitliğiyle onları dağıtıp kaçırmıştı bile. O günden sonra bir daha bizim sokağımızdan geçmeye cesaret bulamadılar.
    Yeşillikler içerisinde ormanda yürümeye devam ederken aklıma birden Yemen türküsü takılıverdi.

    "Burası Muş’tur. Yolu yokuştur. Giden gelmiyor. Acep ne iştir.”
    Tarif edilemez duygular yaşıyordum bu türküyü mırıldanırken. Bir süre sonra gözümden sicim şeklinde yaşlar akmaya başladı. Türkü hem mutlu ediyor, hem de katıksız bir hüzün oluşturuyordu tüm benliğimde.

    Yıllar yılları kovaladı ve Mert ani bir kararla askere gideceğini söyledi. Benden helallik isterken içim fena halde burkulmuş, adeta kanım çekilmişti. Aslında Mert üniversite sınavında, Beden eğitimi ve Spor bölümünü kazanmıştı. İyi bir antrenör olmak, gençlere spor eğitimi ve bilincini aşılamayı arzuluyordu. Ama babası öğretmen olmasını istiyordu. İkisi de inadından vazgeçmeyince, Mert tecilini bozup, komando olarak Van’da askerlik yapmaya başlamıştı. Sonrasında askerliği çok benimsemiş, uzman çavuş olarak askerde kalmış, çok inatçı ve başarılı olunca astsubaylık sınavını kazanmış ve sonunda da komando öğretmeni olmuştu. Öğretme sevdasından askerde de vazgeçmemişti.
    Beni derin yasa boğan o haberi almam hayatımı derinden etkilemiş ve her şeyi sorgulamama sebep olmuştu. Normal koşullarda sırtı yere getirilemeyen Mert, silah arkadaşının tüfeğinden çıkan kör bir kaza kurşunuyla hayatı orada sonlanmıştı. Adeta silah çıktı, mertlik bozuldu cümlesinin tezahürü şeklinde devrilmişti, kendi küçük ama yüreği yanardağ gibi deli dolu arkadaşım.

    Sana ne diyeceğimi bilemiyorum. Ben bu dünyada bundan sonra dost diye kime sarılacağım, nasıl nefes almaya devam edeceğim. Aldığım her nefeste aklımdan çıkmayan civanmert adam.
    Bu karmaşık duygular içerisinde ormanda yürümeye devam ediyordum işte. Hayata dair umudum kalmamıştı ama bir yandan da yıllar önce Mert’in, şu an yapmakta olduğum ve hayatımın pozitif anlamdaki dönüm noktalarından biri olan mesleğime girerken yaşadığım tereddüt ve ürkeklik esnasında bana şu sözleri söylemişti.

    “Hayata dair atacağın ilk adım daima umutla başlamak olsun.”

    O anda karşı koyulamaz bir güç ve moral bulmuş, hızlı bir şekilde yeni mesleğimde merdivenlerin basamaklarını tırmanmış ve dünyanın çeşitli ülkelerinde ticaret yapan bir işadamı olup çıkıvermiştim. Yine o söz aklıma geliyor ve umutsuz hayat yaşanmaz ki diyorum.

    Şu karşımda öten kuşun, bana olanca sıcaklığını sunan bu ağaçların, ayağımın altında belli belirsiz yaşayan organizmaların ve böceklerin bir rolü, bir amacı, doğanın kusursuz döngüsü içerisinde bir görevleri olduğu gibi, nefes alan, düşünen, sorgulayan ve olayları anlamlandıran kendisinin de bu dünya serüveninde bir görevi vardı tabiî ki.

    Evet. İşte, karşıda güneş açtı ve beni bekleyen sevdiklerim gözüktü. Sanırım beni epey aramışlardır. Kaç gün geçtiğini güneşin batıp doğmasından saydığım kadarıyla üç gün yürümüşüm. Bir umut beklentisi, bir ışık aramakla. O ışık yine bana Mert olmuştu ve kaldığım yerden dört kolla sarılarak yaşantıma devam etmeye karar vermiştim. Kuşkusuz Mert’te böyle olmasını isterdi. Önce küçük oğlum sarıldı, sonra eşim ve sonra da büyük oğlum.

    “-Nerelerdeydin? Ölp ölüp dirildik” dedi eşim her zamanki güven veren edasıyla.

    “-Seni çok özledim” dedi küçük oğlum Emre.
    "-Bir daha yanımızdan ayrılma olur mu” diye dudaklarını büzerken, kelimeler mırıltı şeklinde ağlamaklı dudaklarından dökülüverdi.

    Bende onlara, umudumu yitirmiştim. Neyse ki buldum. İşte tekrar yanınızdayım ve sizi hiç bırakmayacağım” dedim içten bir gülümsemeyle kucaklarken hepsini 😊

    ömer yaşar
  • Mavi Oktav Defteri ...Yazarın notlarından ve gunluklerinden oluşan bazi kısımlarda kesik kesik ,bazi yerlerde bütünlük aramaya çalıştığınız 8 kısa notlardan oluşan felsefe ile harmanlanmış yaşama bakış penceresi de diyebiliriz.

    Yazar hakkında kesin bildiğimiz şey en yakın arkadaşı Max Brod'dan tüm eserlerinin yakilmasini istemesine rağmen ,arkadaşının Kafka'nin bu isteğini dinlemeyip eserlerini günümüze kazandirmasidir.Kafka okumak gerçekten müthiş bir fikir işçiliği yaptırıyor okurlarina.Olaylara veya yaşama bakisimizi sorgularken;Kafka'nin bakmış olduğu pencereden neyi gördüğünü,nasıl gördüğünü okurlarinin da görmek ve hislerini yorumlamak ve anlamlandirmak için çaba sarfettiği ,fikri manayı hazmedip sindirerek,kendi zihin gücümüzü kullanarak emegimizle,alın terimizle ruhumuzun degirmenlerine katık ekmemizi sağliyor .Kafka okumak bazen de göze perde indiriyor maalesef.Kitap bitti bitecek neredeyse, siz hala Kafka'dan gelecek,gorusunuzu parlaklastiracak bir ışık tesellisindesinizdir.Yani anlamadıklariniza ,anlamlandiramadiklariniza bir "açıklama" bekliyorsunuz ama nafile.Incelememin girişinde "yaşama bakış penceresi " diye tarif etmeye çalışmıştım ama üzülerek söylüyorum ki bu eserinde yazarın pencereleri sıkı sıkıya kapalı,kalın perdelerle örtülü,camları kırılmaz ,ses gürültü geçirmez cinsten...Kapısında umudun zilinin bir türlü çalmadığı kendi karanlık dünyasında adeta gün saydığı,kendi gogunun yildizlarinin kötülere göz kirptigi, ölümün kollarında çaresizce savrulusunun,kalabalıklar içinde yalnizliginin hikayesi.Adeta dört duvar arasinda nefes stokladigi,sessizliginin sesini dinlediği,ışıksız,havasız bir şekilde iç dünyasının pencerelerini herkese,
    kuşlara ,çiçeklere,yagmura karsi bile kilitledigi veya başkalarının kilitlemesine izin verdiği duvarlarla örülü mutluluğunun,
    sevincinin küf tadında olduğu kapalı pencereler.Öyle sözler var ki kısa ama beyninize ve kalbinize etkili vuruslar yapılan cinsten.Az sözle çokça manalara gelebilen.Sizi derin düşünmeye sevk ediyor,dusuncelerinizin pencerelerini araliyor bazen de orumceklesen dusuncelerimize nefes aldiriyor Kafka.Yaşama bakışını,varolusunu dini semboller üzerinden de yorumluyor Kafka.Katilmadigim yerler oldu tabiki.Mesela iyi ile kötü ayrımını yaparken temiz vicdanı "kötü" olarak yorumlayabiliyor ,
    beyninizin kefelerinde tartip anlamdirmaya çalışıyorsunuz ancak sözü destekleyen bir cümle ile karsilasmadiginiz için daha doğrusu cümlenin devamı olmadığından ötürü yaşanan "kopukluktan" anladiginizla yetiniyorsunuz sadece.

    Felsefeyi henüz sevmediğim için belki de doğru zamanı yakalayamadigimdan ötürü diğer okuduğum eserlerine nazaran çok fazla lezzet aldigim söylenemez.Ancak yazarı tanımak ,ideolojisini,duygu durumunu öğrenmek adına doğru bir tercih olabilir .

    Keyifli okumalar ...