Samandıra'ya saat sekizde girebilmiştik. Doğru, Jandarma Karakolu'na gittik. Makedonyalı oldukları anlaşılan iki jandarma beni arabadan indirerek zemini toprak, içinde dört büyük yatak bulunan bir odaya götürdüler. Odanın ortasında büyük bir soba vardı. Tek tahta sandalyeyi bana verdiler. Jandarmanın biri, önce sobaya odun doldurduktan sonra telefona gitti.
Ben Karakol Kumandanı Şemsi Çavuş. Alemdar'a telefon edeceğim. Bağlayın... Alo, alo Alemdar! Halide Hanım Samandıra'ya sağ salim geldi. Adnan Bey'le Cami Bey daha sonra gelecekler. Onlar yürüyorlarmış... Bizim sadece üçümüzün tüfeğimiz var... Köyü terk edemeyiz... Evet, Yirmiler dışarıda. Geldikleri zaman telefon ederim. Şemsi Çavuş telefonu bırakınca bana dedi ki:
-Köylüler evlerine çekilince sizi bir yere götürürüm, rahat edersiniz.
Fakat, bir dakika geçmeden telefon çaldı. Çavuş yine konuşmaya başladı:
Burası Samandıra. Orası neresi? Evet, evet... Selametle geldi. Evet, evet... Ötekiler yürüyorlar. Evet,
evet, Yirmiler de bu civarda.
Bu, biraz düşündürücü bir vaziyetti. Yirmiler, Bakkalköy'ün İngilizler emrinde olan çetesiydi. Eğer, Dr. Adnan'la Cami Bey onların eline düşerlerse, hiç düşün- meden öldürürlerdi. O günlerde, merhamete benzer hiçbir his, Milli Mücadele'ye girişilenlere karşı yoktu. Ben, 11'e kadar ümidi kesmemeye karar verdim. Çavuş odadan çıkınca, sobanın karşısında biraz nefes alarak oturdum. Sıcaklık beni âdeta sevindirmişti. Biraz sonra dışarıda insan olduğunu hissedince, gittim, kapıyı açtım. bvet, kapının öntinde, bir tele fence altında altı tane uzun boylu adam duvara dayanmış, duruyordu. Önlerindekiküçük çukurdaki su donmuştu. Seslendim:
- İçeri gelin, arkadaşlar, gelin, ben rahatsız olmam. Jandarmalar birer birer içeri girdiler. Odada bir ço- cuk uyuyormuş gibi ayaklarının ucuna basarak