Tarık şahman

Tarık şahman
@tarik82
Mesleğinin ve görevinin verdiği sorumlulukların bilincinde olan, aynı anda okumaya ve yazmaya çalışan, iki kitabı yayımlanmış, halen üçüncü kitap çalışması üzerine kafa yoran kitapsever.
uzman jandarma
üniversite
Hakkari
Nevşehir
34 okur puanı
Ocak 2022 tarihinde katıldı
Kaymakam Nazım (Miralay Nazım, Mehmed Nazım)
Öğleden sonra, Askerî Hastahane'nin doktoru geldi, hastaları kaldırmakta olduklarını söyledi ve Nâzım'ı görüp görmek istemediğimi sordu. Onu Ankara'ya götürecekler ve askerî merasimle kaldıracaklardı. Şimdi, doktorun önümüzdeki camlı kapıya neden bu kadar hayretle baktığını ve niçin hastahaneyi ziyarete geldiğini sezdim. Ben onun daha önce içeriye girmesini söyledim. Ben kapıda bekleyecektim. Kapıyı itip ayaklarının ucuna başa basa içeriye girdi. Mini mini bir bölmede, üzerinde büyük bir bayrak örtülü olan Nâzım yatıyordu. Bayrağı kaldırdığını gördüm. İki dakika bekledikten sonra, örttüğünü farzederek yüzümü çevirdim. O, yatağın üzerine eğilmiş, kumandanı öperek veda ediyordu. Sonra, bayrağı tekrar örterek dışarı çıktı. Evet, bu Nâzım'dı. Ben içeriye girince, bir an, bayrağı kaldırıp kaldırmamakta tereddüt ettim. Nihayet, kaldırdım. İşte, Nâzım. Başı yüksek yastıklara konmuş, topçu üniformasıyla yatıyordu. Elleri göğsü üzerinde kavuşmuştu. Başında mavi tepeli, kahverengi kalpağı vardı. Ne garip! Toprağa dönecek olan bu ölümlü cesedin içinde Nâzım'ın ruhu bir zaman yaşamıştı. Elâ gözleri açıktı. Her zamanki ifadesini taşıyordu. Dünyanın bir melodram olduğunu ifade eden gülümsemesiyle, “Bütün zabitleri kes," der gibiydi. Acaba fert olarak devam ruh için var mıydı? Bilmiyorum. Fakat, o gülümseme, yüzü toprak oluncaya kadar devam edecekti. Önce ellerine baktım. Herhangi çilli bir çocuk eli, uyuyan bir çocuk gibi göğsünün üstünde. Bu ellerin kurşunla oynamış olduğunu düşündüm. Elimi elinin üstüne koyarak bir kardeşle veda eder gibi vedalaştım ve bayrağı üzerine çektim, sonra, yalnız kalmak ve hava almak istediğimden dışarı çıktım.
Sayfa 223 - Halide Edip Adıvar·Kitabı okudu
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Hastane
Başımı döndüğüm zaman, Mustafa Çavuş yandaki yataktan bir ölüyü kaldırıyordu. Yaralılardan birinin yatağına sığmayacak kadar uzun boylu kocaman bir çavuş olduğunu hatırlarım. Karnından yaralıydı. Doktorun hiç ümidi kalmamıştı. Fakat, bu kadar iri bir adamın ölmesine insan inanmak istemiyordu. Ona kaşıkla süt vermeye çalışırken, Nâzım'ın çavuşu yavaşça dedi ki: - Biz onunla beraber savaştık. Bir arslandır. Bir kadının elinden kaşıkla süt içmesi ne tuhaf! Ertesi gün, koğuştan çıkarken, sofanın sedyelerle dolu olduğunu gördüm. Her yer tıklım tıklım dolmuştu. Kımıldanacak yer kalmamıştı. Kimse, hatta, hastabakıcılar bile gülmüyordu. Ameliyat masası kan içindeydi. Herkes susmuştu. Bakıyorsunuz, genç bir zabit, iki yaralının elini yakalamış, çocuk gibi ağlıyor. Büyük bir sedyenin içinde koskocaman bir adam: - Ben yaşamak istemiyorum, ölmek istiyorum. O öldü, kumandanım öldü, diye söylenip ağlıyor. - İntikamını alacağız, sözleri ile o parça parça, kasap dükkânındaymış gibi duran insanların arasında garip görünüyordu. İşte, savaş denilen kanlı ziyafetin burası mutfağı. Orada insan parçaları, gelip geçiyor. Savaş büyük isimler yapıyor, siyaset adamlarının, kumandanlarının heykelleri yapılıyor, halk onlara tapıyor. Halbuki burada, iki dakikada gelip geçen büyük ruhları kimse ne biliyor, ne anıyor.
Sayfa 220 - Halide Edip Adıvar·Kitabı okudu
Yazın sonlarına doğru, işim biter bitmez, Çiftlik'e çekiliyordum. Yeşil akasyalar artık altın rengini almışlardı. Çay, daima akıp geçiyor, ağustos böcekleri ötüp duruyorlardı. O günlerde bir akşam, Mustafa Kemal Paşa Çiftlik'e geldi. Uzun uzun konuştuk. Pek dediğini anlamadım. Bana sordu: -Doğru değil mi, Hanımefendi? -Dediğinizi pek anlayamadım, Paşam. -Yanıma geliniz, anlatayım. Yanındaki sandalyeye oturdum. O da, bu defa fikrini çok açık olarak anlattı ve bunu şu kelimelerle ifade etti: -Şunu demek istiyorum: -Herkes benim verdiğim emri yapmalıdır. -Şimdiye kadar Türkiye'nin selâmeti ve hayrı için böyle yapmamışlar mı? -Ben hiçbir tenkit, hiçbir fikir istemiyorum. Yalnız emirlerimin ifasını. -Benden de mi, Paşam? -Sizden de. Çok açık bir şekilde cevap verdim: -Milli maksada hizmet ettiğiniz müddetçe size itaat edeceğim. -Benim emrime daima itaat edeceksiniz! Ben yine açık cevap verdim: -Bu, bir tehdit mi, Paşam? Birden tavrını değiştirdi: -Teessüf ederim, dedi. Ben, sizi hiçbir zaman tehdit etmem. Gerçi, Mustafa Kemal Paşa'nın istediğini tehditle isteyeceğini biliyorsam da, bunu beni tehdit için söylemediğine emindim. Bundan sonra, tabiî bir surette konuşmaya başladık. İşte, Mustafa Kemal Paşa ile münakaşaya benzer tek münasebetimiz budur. O akşam çok düşündüm. Hep aklımdan Mustafa Kemal Paşa'nın vaktiyle kudretin bölünemeyeceği hakkındaki sözleri geçiyordu. Fakat, kudret eline geçerse istediğini yapacağından da emindim. Bununla beraber, onun ne kadar önemli ve elzem bir mevkii olduğunu bildiğim için, bu hissimi bertaraf etmeye karar verdim. Mustafa Kemal Paşa'nın memleketi kurtaracağına inanıyordum. Ben, bu küçük hadiseyi Mustafa Kemal Paşa'nın unutmayacağına emin olmakla beraber, bir gün, İngilizce olarak yazmaya karar vermiştim.
Sayfa 172 - Halide Edip Adıvar·Kitabı okudu
Mustafa Kemal Paşa, fikrini yürütmek için her nevi sistemi kullanıyor, zaman zaman, bir George Washington tavrı alıyor, bazan da Napoléon havası yaratıyordu. Fakat, ilim sahasında çok yüksek olanlar bile onun kudretine yaklaşamazlardı. İnsan tabiatının en zeki bir mümessili olan Mustafa Kemal Paşa daima mevkiini muhafaza edebildi.
Sayfa 171 - Halide Edip Adıvar·Kitabı okudu
Birbirini takip eden bozgunlar karşısında bulunuyorduk. Ne yazık ki, ihtilâl alelâde harpten çok başka hususiyetler taşıyordu. Sadece cesur ve sadık olmak bir ihtilâli başarmaya yetmiyor. Mukaddes bir gaye için de olsa, ihtilâl ilerledikçe içindeki küçük unsurlar tepeye çıkıyor, canlarını gaye uğrunda feda edenleri bertaraf ediyorlar. Binbaşı Hüsrev, yanındaki yirmi atlıyla Gerede'ye gitmişti. Köprünün başında, öbür taraftan bir alay insanın kendisine bayrak ve el salladığını görmüştü. Bunu barış ve dostluk belirtisi telâkki ederek köprüden geçmişti. Geçer geçmez, halk onu attan indirerek taşlamaya ve dövmeye başlamış. Garip olarak canını kurtaran şey, sırf çok yakışıklı bir adam olmasıydı. Kalabalık arasından ihtiyar bir kişi Binbaşı Hüsrev'in üstüne kapanarak: -Bu kadar cesur ve güzel adamı nasıl öldürebilirsiniz? Ben ömrümün sonuna geldim, Allah ve Peygamber aşkına öldürmeyin, diye feryat etmiş. Garip olarak bir an için kalabalık durmuş, Binbaşı Hüsrev ile Osman Bey'in boyunlarına ve ellerine zincirler takılarak, bir taraftan taşlanarak, bir taraftan da yüzlerine tükürülerek hapishaneye götürülmüşlerdi. O günlerde kasaba hapishaneleri demir parmaklıklı bir kapı arkasında ufak bir yerdi. Halk demir parmaklığın arkasından, ellerindeki kamaları sallayarak kapıyı taşlamış ve onları tehdit etmişlerdi. Hilâfetçilerin arasında, Sefer adını taşıyan bir Çerkes şef sayesinde canlarını kurtarmışlardı. Bu adam, her nasılsa Milli Mücadele'nin kazanması ihtimalini dikkate alarak onları kurtarmıştı. Biz onların İstanbul'a götürülerek idam edilecekleri haberini alınca, aramıza bomba düşmüş gibi şaşkına döndük. Aynı zamanda, Miralay Mahmud Bey de Hendek'ten Bolu üzerine yürüyordu. İnsanca hareketi sayesinde, halkın sevgisini kazanmıştı. Hilâfetçiler, bunu görünce, Mahmut Bey'in
Sayfa 155 - Halide Edip Adıvar·Kitabı okudu