Yazın sonlarına doğru, işim biter bitmez, Çiftlik'e çekiliyordum. Yeşil akasyalar artık altın rengini almışlardı. Çay, daima akıp geçiyor, ağustos böcekleri ötüp duruyorlardı.
O günlerde bir akşam, Mustafa Kemal Paşa Çiftlik'e geldi. Uzun uzun konuştuk. Pek dediğini anlamadım.
Bana sordu:
-Doğru değil mi, Hanımefendi?
-Dediğinizi pek anlayamadım, Paşam.
-Yanıma geliniz, anlatayım.
Yanındaki sandalyeye oturdum. O da, bu defa fikrini çok açık olarak anlattı ve bunu şu kelimelerle ifade etti:
-Şunu demek istiyorum: -Herkes benim verdiğim emri yapmalıdır.
-Şimdiye kadar Türkiye'nin selâmeti ve hayrı için böyle yapmamışlar mı?
-Ben hiçbir tenkit, hiçbir fikir istemiyorum. Yalnız emirlerimin ifasını.
-Benden de mi, Paşam?
-Sizden de.
Çok açık bir şekilde cevap verdim:
-Milli maksada hizmet ettiğiniz müddetçe size itaat edeceğim.
-Benim emrime daima itaat edeceksiniz!
Ben yine açık cevap verdim:
-Bu, bir tehdit mi, Paşam?
Birden tavrını değiştirdi:
-Teessüf ederim, dedi. Ben, sizi hiçbir zaman tehdit etmem.
Gerçi, Mustafa Kemal Paşa'nın istediğini tehditle isteyeceğini biliyorsam da, bunu beni tehdit için söylemediğine emindim.
Bundan sonra, tabiî bir surette konuşmaya başladık.
İşte, Mustafa Kemal Paşa ile münakaşaya benzer tek münasebetimiz budur.
O akşam çok düşündüm. Hep aklımdan Mustafa Kemal Paşa'nın vaktiyle kudretin bölünemeyeceği hakkındaki sözleri geçiyordu. Fakat, kudret eline geçerse istediğini yapacağından da emindim. Bununla beraber, onun ne kadar önemli ve elzem bir mevkii olduğunu bildiğim için, bu hissimi bertaraf etmeye karar verdim.
Mustafa Kemal Paşa'nın memleketi kurtaracağına inanıyordum.
Ben, bu küçük hadiseyi Mustafa Kemal Paşa'nın unutmayacağına emin olmakla beraber, bir gün, İngilizce olarak yazmaya karar vermiştim.