Sırr-ı kelamın ezelî hitabının sahibine yöneldim.
– Ey kelamın sahibi! Sen izin vermezsen hiçbir kelam ağızdan çıkmaz, kalpten geçmez. Sen izin verince de lisan-ı hal kelam olur, kalp kelam olur, bilumum her şey kelam olur.
Dil kelamı ne kadar aciz, ne kadar da kısırdı. Sırr-ı kalbe erenler için kelamın aracılığına ne ihtiyaç vardı. Söz susunca kalp konuşurdu, ruhta zaman ve mekân dürülür, yekvücut olurdu. Biliyordum; İbrahim Hacer’di, ben İbrahim. Eneler ortadan kalkınca ayrılık ve gayrılık aşılır, kelamda sırr-ı birliğe varılırdı.
Dil kelamı susunca kalp kelamında aşkı okuduk harf harf. Duygu kelamında muhabbetten kelamlar yazdık çöller kadar. Sır kelamında kulluğa yol aldık...