"...insanlara karşı üzüntüyle karışık bir hırs bürüdü içini. Neden bu kadar duygusuz, kaba, akıl alamayacak ölçüde aptal ve sersemdiler? Ne diye hiçbir şeyi görmezlerdi?"
"...bazı sanatçılar vardır, dünyanın güzelliğini enine boyuna duyumsar, ruhlarında yüksek ve soylu görüntüler barındırır, ama ilgili görüntüleri dışa yansıtıp başkalarının da bunlardan haz duymasını bir türlü sağlayamaz."
Tanrım her şeyde bir anlaşmazlık, aslında bir hüzün saklıydı, beri yandan
her şey güzeldi bu haliyle. Hiçbir şeye akıl sır erecek gibi değildi. İnsan yaşıyor, yeryüzünde oradan oraya koşturuyor, at üzerinde ormanların içine dalıyordu ve çevresindeki pek çok şey gözlerini dikip istekle, sözverilerde bulunup özlem uyandırarak kendisine bakıyordu: Akşamleyin gökte bir yıldız örneğin , mavi bir çan çiçeği ya da saz yeşili bir
göl, bir insanın ya da bir ineğin gözü. Ve bazen öyle oluyordu ki, sanki hemen o anda daha önce hiç karşılaşılmamış,
ama hanidir özlemlerde yaşanan bir olay gerçekleşecek, bir perde tüm nesneler üzerinden çekilip alınacaktı; ama
derken geçip gidiyordu bu an, hiçbir şey olmuyor, bilmece çözülmeden kalıyor, gizli büyü bir türlü kendini ele vermiyordu. Sonunda insan yaşlanıyor, Peder Anselm gibi uyanık, manatırın yöneticisi Başrahip Daniel gibi bilge biri
olup çıkıyor, hâlâ hiçbir şey bilmiyor bazen, bekliyor, hâlâ çevresine kulak kabartıyordu.