Tuğçe Can

Tuğçe Can
Kimya Mühendisi
Üniversite
Ankara
Ankara, 1988
31 okur puanı
Mayıs 2021 tarihinde katıldı
Puan vermedi·216 syf.··
2026 30. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 10 Mayıs 2026 12:17
Bunu Düşünmek İstemezdim bitince geriye büyük bir hüzünden çok garip bir boşluk hissi kaldı bende. Kitap, anlatıcının ikiz kardeşinin intiharından sonra oluşan eksikliği çok yalın ama çok gerçek bir şekilde anlatıyor. Büyük dramatik cümleler kurmuyor, okuyucuyu zorla ağlatmaya çalışmıyor. Hatta tam tersine; kısa kısa, kopuk kopuk, bazen sanki bir çocuk anlatıyormuş gibi ilerliyor. Başta bu anlatım tarzı garip geldi ama sonra bunun yasın kendisi olduğunu düşündüm. Çünkü insan büyük kayıpları bazen edebi cümlelerle değil; alakasız anılarla, yarım düşüncelerle ve zihninde sürekli aynı yerlere dönerek yaşıyor. Kitap da tam olarak bunu yapıyor. Anlatıcı sürekli kardeşini hatırlıyor, sanki onu zihninde canlı tutmaya çalışıyor ama aynı zamanda hayatında kapanmayacak bir boşluk oluştuğu çok net hissediliyor. En sevdiğim tarafı ise intiharı romantikleştirmemesi oldu. Ölümü açıklamaya çalışmıyor; geride kalan insanda bıraktığı sessiz eksikliği anlatıyor sadece. O yüzden bazılarına fazla düz gelebilir ama bence tam da bu yüzden gerçek hissettiriyor.
Bunu Düşünmek İstemezdimJente Posthuma · Koridor Yayıncılık · 2025397 okunma
Reklam
Puan vermedi·312 syf.··
2026 29. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 05 Mayıs 2026 15:52
Alper Canıgüz’ü daha önce Alper Kamu serisinden biliyordum; o kitaplarda absürt mizahın zekice kullanımı zaten dikkat çekiciydi. Ama Örümcek Burgacı bambaşka bir yerde duruyor. Bu kitap sadece ilginç bir hikâye anlatmıyor, aynı zamanda okuru rahatsız eden, düşündüren ve yer yer gerçeklik algısını sarsan bir metin. Romanın en çarpıcı yanı, “hiper demokrasi” fikri üzerinden gerçeği sorgulaması. İlk bakışta tamamen absürt görünen bu sistem, aslında günümüz dünyasının abartılmış bir yansıması gibi. Her şeyin oylanabildiği bir düzende, gerçeğin bile çoğunluk kararıyla belirlenmesi fikri hem komik hem de ürkütücü. Kitap ilerledikçe şunu fark ettim: “Bu kadar da olmaz” dediğim şeyler, aslında o kadar da uzak değil. Psikosfer ve Bengi Örümcek gibi kavramlar da kitabın felsefi derinliğini ciddi anlamda artırıyor. Özellikle kolektif bilincin bir noktadan sonra kendi başına bir güç haline gelmesi fikri beni en çok etkileyen şeylerden biri oldu. Yani mesele sadece bireylerin ne düşündüğü değil; bu düşüncelerin birleşip bağımsız bir gerçeklik yaratabilmesi. Stan LaFleur karakteri de bu dünyanın içinde ama ona tam ait olmayan biri olarak çok iyi konumlanmış. Onun bakışı sayesinde hem sistemin içindeyiz hem de ona dışarıdan bakabiliyoruz. Genel olarak kitap bende şu hissi bıraktı: Gerçek sandığımız şeylerin ne kadarının gerçekten “gerçek” olduğu, ne kadarının ise kolektif bir uzlaşının ürünü olduğu ciddi bir soru işareti. Canıgüz bunu didaktik olmadan, absürt ve yer yer karanlık bir anlatımla çok iyi vermiş. Kısacası, Örümcek Burgacı sadece absürd bir roman değil; okuru düşünmeye zorlayan, gerçeklik algısını kurcalayan ve bittikten sonra da zihinde yaşamaya devam eden bir kitap.
Örümcek BurgacıAlper Canıgüz · Everest Yayınları · 2025682 okunma
Puan vermedi·320 syf.··
2026 27. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 26 Nisan 2026 17:59
Kitabı edebi bir eser olarak değerlendirmek bu kitaba haksızlık olur. Çünkü bu bir “roman”dan çok, yıllarca bu ülkede yaşanmış, gazetelere düşmüş, kulaktan kulağa dolaşmış hikâyelerin bir araya getirilmiş hali gibi. 2011’de yazılmış ama 2026’dan bakınca insanın içi daha da sıkılıyor. Çünkü kitapta anlatılanların çoğu bugün hâlâ tanıdık. Hatta belki daha fazlasını gördük. Bu yüzden kitap beni ne şaşırttı ne de öfkelendirdi. Sadece “evet, böyle şeyler oldu” dedirtti. İlk 100 sayfada ciddi isim karışıklıkları var, bu da okuma keyfini bozuyor. Ama sonrasında metin toparlıyor ve akıyor. Bu da bana daha çok editoryal bir problem gibi geldi. Bir sonraki basımda düzeltirler umarım. Kitap boyunca hissettiğim en net şey şu oldu: Bu ülkede yaşananlar bazen kurgu gibi geliyor ama aslında kurgu değil. Hatta öyle ki, kitabı Avrupa’da birine versen “yazar biraz abartmış” diyebilir. Ama biz okurken abartı değil, yoğunlaştırılmış gerçeklik hissi alıyoruz. Sonunda bende öfke ya da şaşkınlık kalmadı. Sadece bir tür alışmışlık hissi… Belki de en rahatsız edici olan da bu.
ZavallıTimur Soykan · Kırmızı Kedi Yayınevi · 202612 okunma
Puan vermedi·256 syf.··
2026 22. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 12 Nisan 2026 13:40
Hindistan’da başlayıp Londra’ya, oradan Afrika’ya uzanan bir hayat kesiti. Willie Chandran’ın 41 yılı — her yerde yabancı, hiçbir yere ait değil. Kulağa çarpıcı geliyor, değil mi? Benim için de öyle geldi, kitabı açmadan önce. Ama Naipaul başka türlü bir yazar. Mesafeli, soğuk, robotik denebilecek bir dille anlatıyor her şeyi. Yargılamıyor, acımıyor, sizi yönlendirmiyor. Uzaktan izleyip kaydediyor sadece. Bu bazıları için derin bir estetik tercih, benim için ise kitabı bitirince ağzımda yavan bir tat bıraktı. Bu kadar zengin bir malzeme — bağımsızlık sonrası Hindistan, 40’ların Londrası, sömürge sonrası Afrika — daha kekremsi, daha ekşi bir şey hak ediyordu bence. Willie’nin kimlik bunalımını, hiçbir yere sığamayışını anlıyorsunuz ama hissetmiyorsunuz. Kitap da adı gibi bitiyor zaten: yarım, pat diye, kapanmamış bir kapı gibi. İlginç bir deneyimdi. Ama bir daha değil.​​​​​​​​​​​​​​​​
Yarım HayatV. S. Naipaul · Alfa Yayınları · 2023128 okunma
Puan vermedi·232 syf.··
2026 20. kitabı
·
20 günde okudu
·
Okunma: 05 Nisan 2026 18:17
1940’lardan 2000’lere uzanan Fransa’nın kolektif belleği — şarkılar, sloganlar, siyasetçiler, markalar. Bir yabancı olarak sayfaların bir kısmını çevirmen notlarına yaslanarak, bir kısmını ise tahminle geçtim. Bir Fransız okuyucunun o tanıdık bir reklam jingleını gördüğünde hissedeceği o ani sarsıntıyı ben yaşayamadım. Bunu kabul etmek gerekiyor. Ama kitap yine de beni yakaladı. Çünkü Ernaux’nun asıl meselesi nostaljiden çok daha derin: teknolojinin insan hayatına nasıl fark ettirmeden sızdığı. Önce lüks, sonra sıradan, sonra vazgeçilmez. Radyo, televizyon, mikrodalga, bilgisayar… Her biri gelirken toplumu dönüştürüyor; ama bu dönüşüm o kadar sessiz yaşanıyor ki kimse tam olarak ne zaman değiştiğini hatırlamıyor. Ernaux işte bu unutuşu yazıyor. Ve bu his, Fransa’ya özgü değil. Bunu okurken aklıma kaçınılmaz olarak Ayfer Tunç (Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek) geldi. Tunç da benzer şeyi yapıyor Türkiye için — gündelik ayrıntıları, küçük nesneleri, unutulmuş kelimeleri bir neslin kolektif hafızasına dönüştürüyor. İkisi de büyük tarihi olaylardan değil, mutfak masasındaki değişimden yola çıkıyor. Fark şu: Tunç’u okurken ben de o masanın etrafındayım; Ernaux’yu okurken ise camdan içeriye bakıyorum. Yine de bu mesafe kitabı küçültmüyor. Aksine, evrensel olanı daha net görüyorsunuz. Teknolojinin zamana, belleğe ve birlikteliğe yaptıkları — bunlar coğrafya tanımıyor. Fransa’nın 60’larıyla Türkiye’nin 80’leri arasındaki o yapısal benzerlik, dünyanın aslında ne kadar paralel aktığını bir kez daha hatırlatıyor. Yıllar, tam anlamıyla içinden okuyamasanız bile değerli bir kitap. Belki de yabancılık hissi, kitabın söylemek istediği şeyin bir parçası.
SenelerAnnie Ernaux · Can Yayınları · 20212,528 okunma
Reklam