fernanda, panjurların ardından sızan ışıkta teni yeşil sarı görünen hasta annesinin odasında oturur, metodik, tekdüze duygusuz tuşların sesini dinler ve kendisi cenaze çelenkleri örerek solup giderken, o müziğin dünya demek olduğunu düşünürdü. akşam ateşiyle yanıp ter döken annesi, ona geçmişin ne bulunmaz güzellikte olduğunu anlatırdı.
zamanın, evi nasıl kemirdiğini, köhneleştirdiğini, anılarını kafasından silip atmamış biri için bunca zaman sonra felaket diye nitelendirilebilecek bir duruma getirdiğini fark etmedi.
ne gamın, ne tasanın yanına hiç uğramadığı bir taş gibiydi. yalnızca o günlerde, arapsaçına dönmüş yüreğinin sonuna dek bocalamaya mahkum olduğunu biliyordu. önceleri, dönüşündeki anlı şanlı havadan, kazandığı küçümsenmez zaferlerden başı dönmüş, büyüklük uçurumunun ta kenarına gelmişti.