oysa şimdi o delidolu gençlik günlerinin anısı bile onu heyecanlandırmaz olmuştu. giriştiği son âlemin yarısında dağarcığındaki şehveti de tüketmiş, yarı yolda soluksuz kalmıştı.
çok uzun yıllar sonra, krakow'un kasvetli bir hastanesinde, adı değişmiş, saçları kazınmış ve tek sözcük konuşmamış olarak bir sonbahar günü ölünceye dek hep mauricio babilonia'yı düşünecekti.
ama ona en çok acı veren, en çok öfkelendiren, en çok yıkan şey, kendisini ölüme sürükleyen o ağır kokulu ve kurtlu guava ağaçlıklarına benzer sevdaydı.