• Eğer bir gün düşersem bir tekme de sen vurma, ayağın acır, kıyamam.
    Ahmet Batman
    Sayfa 17 - Destek Yayınları
  • Saat sabahın beş buçuğu, dünyaya istemediğin bir rüyadan uyanmışsın
    bakıyorsun yanın boş, oda boş, ev boş
    kalkıp pencereden bakıyorsun, sokaklar boş
    her yerde buğulu bir tenhalık
    aylardan kasım mı ne
    bundan bile emin değilsin
    bir sigara yakmayıp ne yapacaksın

    çıkıyorsun sokağa
    herkes herkesle aynı kaldırımda
    ama
    kimse kimseyle yan yana yürümüyor
    birbirine bakanlar, birbirini anlamıyor
    birbirini görenler, birbirini duymuyor
    bu gezegenin fon müziğidir yalnızlık

    sense sıkılmışsın duyduklarından
    vakti gelince gitmeyip ne yapacaksın?

    içine tenhalaştıkça
    dışına kalabalıklaşan insanlar eğleniyor sokaklarda
    gülüyorlar, seviyorlar, inanıyorlar
    diğerleri savrulmuş hep bir yerden bir yere

    çıkarsız birliktelikler müzelerde sergilensin

    bakıyorum,
    kimse kimseyle buluşmuyor, herkes herkesle rast geliyor artık

    herkesin bir derdi var bir şeylerle
    çözümünü bilmediği sorulara kafa yoruyor insanlar
    sense yalnızsın, uyanmışsın saat beş buçuk
    yaktığın sigara senden daha soğuk
    küllüğün de yok üstelik, bir mandalina kabuğuyla öldürüyorsun sönmeye yüz tutmuş izmariti

    yazdıklarını okuyor insanlar
    kimisi ne güzel diyor
    kimisi, ya böyle iş olur mu
    canım anam, canım babam bir şeylerden hüzünlü
    sevdiklerin ölüme yaklaşmış
    sen yaşamaya uzaklaşmışsın

    kaçtığın şeylerle sınanmışsın on yıllardır
    yanına koştukların yakınlığından haberdar olmamış
    ah ulan, demişsin uzaklara bakarak
    bir çöp poşetine tekme atmışsın,
    seni seyreden kedi senden korkmamış
    üzülmüş hatta haline, gelip ayaklarına dolanmış

    yazmak para etmiyor demiş sana birileri
    gerçek bir işin olsun, en azından karnın doysun demiş
    kimse seni anlamak için dinlememiş

    evden çıkarken saçlarını tarayacak bir umudun da kalmamış artık

    dünya böyle bir haldeyken
    sen böyle halsizken
    hissizken
    çaresizken

    yazmayıp da ne yapacaksın?

    Bektaş Şenel
  • "Ben sana zarar verebilirim, tekme atabilirim" dersen bil ki insana degil, eşek ve ata uygun bir özellikle övünüyorsundur.
  • Ilgi çekmenin, yardım almanın ve sohbete başlamanın en iyi yolunun kaybolmak olduğunu uzun zaman önce keşfetmiştim. Kaybolduğunu iddia eden bir yabancıya yardım etmek için yerde açlıktan kıvranan annesinin karnına bir tekme edip yolu açabilir, mutlu mutlu yanlış yol tarifleri vermek için saatlerini harcayabilir insanlar.
  • DUSTUGUMUZDE TEKME ATANLARIN KALKTIGIMIZDA OTURACAK YERLERI HAZIR 👑🌹
  • SON PERDE


    Genç adam içtiği çayın sıcaklığını saklamak istercesine ağzını sımsıkı kapattı. Cebinden çıkardığı bozuk parayı çay tabağının kenarına bıraktı. Bir eliyle atkısını düzeltirken diğer eliyle kitabını masanın üzerinden aldı. Karşıya geçmek için hazırlanırken bir karışıklık fark etti.


    Arabanın korna sesi ve bunun yanında şoförün gereksiz dur kalk yapması. Bunaltıcı ve ürkütücü bir mesafede, sahibi tarafından zor zapt edilmiş azman bir köpek. Annesinin elinden tutmuş beş yaşlarındaki bir erkek çocuğun minik tekme hamleleri. Yaşlı bir adamın bastonuyla pek de nazik olmayan kurtarma çabaları. Umursamayan ve fark etmeksizin geçip giden insanlar. Ne için bütün bu karışıklık?


     Araba, köpek, çocuk, yaşlı adam ve umursamayan birkaç insan…


    Karşıda sadece bir kedi vardı.


    Kedi ne yapacağını şaşırmıştı. Genç adam bir an düşündü.


    Her şey bir an…



    Genç adam kedi oldu.



    Ben doğduğumda, babam yoktu ya da vardı ben görmedim. Şıpsevdi olduğundan başka diyarlara aşk aramaya gitti derdi, annem. Annemin dediğine göre kül renginde bir kediymiş, babam olacak adam.


    Pardon…


    Kedi!


    Adam!



     Ne diyeceğimi bilemedim. Zira bizi adamdan saymıyorlar. Olsun o zaman ben “Kedi Adam” diyeceğim. Kardeşlerimin çoğu başka mahallelere dağıldı. İçimizde bir tek “Mavi” şanslıydı. Gözleri masmavi ve kabarık beyaz tüyleri olan güzel bir kediydi. 

    Onu da genç bir kadın evine aldı, eminim mutludur. Emin olmayayım, umarım mutludur. Oysa kardeşim, aynı gün bir trafik kazası sonucu aramızdan ayrıldı. 

    Aslında insanlardan beklediğim bir s…


    Genç adam, bu keşmekeşliği bir sesle bozdu.


    -Gel pisi pisi, gel…


    Kedi önce tereddüt etti, sonra biraz daha tereddüt etti. Önünde onu çokta umursamayan şoför, yan tarafında onunla tehlikeli oyunlar oynamak isteyen bir köpek, onu kurtarmak için savrulan minik günahsız tekmeler, rastgele savrulan baston hareketleri ve daralan bir yol. Bütün bunları bastırıp kalbini yumuşatan bir “pisi pisi”…


    Kedi, genç adamla buluştu. Araba hışımla gaza basıp yoluna devam ederken, yaşlı adam bir dükkâna girdi. Gençler diğer sokağa dönerken, kediye bakmakta ısrar eden çocuk annesi tarafından çekiştirilerek gitti.


    Şimdi Genç adam ile Kedi adam kucaklaştılar. İkisi de birbirini bağrına bastı…


    ...


    Bu hikaye genç bir adamın, üç yıl önce bir kedi ile başlamış olduğu dostluk hikayesiydi. Adam bunu yazarken kedi, adamın içinde “sevgi” olarak yaşadı. Kedi hırıltısı saat tıkırtısını kesmişti.



    İKİNCİ PERDE


    Son zamanlarda insanın geriye doğru giden bir varlık olduğunu düşünmeye başladım. Geriden kastım geldiğimiz yere gitmek… Dünyada belli bir zamana kadar ileri gidebiliyoruz. Ve ne hikmetse zamanın bizim için bir geri sayım olduğunu unutuyoruz.

    Eğer bir tiyatro oyunu yazsaydım bu son perdeden başlayan bir oyun olurdu. Nasıl? diye düşünebilirsin. Son Perde!


    Yani olay örgüsünü sonuç, gelişme ve giriş yapardım. Kötü başlangıcı ve mutlu sonu olan bir oyun düşünelim. İşte ben o mutlu sonu en başta, kötü başlangıcı ise en sonda verirdim. En başta mutlu eder ve sonunda kimileri hafif mutsuz, düşünceli bir şekilde gidebilirdi evine. Ve her perdedeki oyunun birbirinden alakasız gibi görünmesinin yanında gizli bir bağlayıcılığı olmasını isterdim. Bunu yapamam biliyorum. Zira bunu en güzel hayat yapıyor. Hoş tiyatrodan anlamam bunlar naçizane fikirlerim.



    BİRİNCİ PERDE


    Genç adam, tüm gece boyunca bir sağa bir sola dönüp durdu. Bir ara uyuyamamasının tek suçlusunun, camı kırık duvar saatinin tıkırtısı olduğunu düşünmeye başlamıştı. Aklına Nikola Tesla gelmişti. Yan odadaki saat tıkırtısını duyan ve kâbuslarla dolu hayatı olan bir dâhiydi. “Aslında tam olarak bu ben değilim”, dedi. Vefat eden kardeşinin kâbusunu neredeyse her gece gören bir deha olmadığının farkındaydı. Daha sonra kendini Dostoyevski’nin Suç ve Ceza kitabındaki “Raskolnikov” karakteri olarak hayal etmeye başladı. “Hayır, hayır bu da değilim”, dedi. Ne bir tefeci kadın vardı ortada nede bir Sonya. Belki de Victor Hugo’nun Sefiller kitabındaki “Jan Valjan”… Tekrar genç adamın içinden bir ses: “ Hayır, hayır… Sen Jan Valjan değilsin. Evet, belki basit suçlar için ağır bedeller ödetiyorsun kendine ama bu sen değilsin.”

    Ve içindeki ses devam etti:” Geçmişine takılan her insan bir kürek mahkûmudur, tıpkı Jan Valjan gibi...”


    Geçmiş geçmemişse eğer gelecek gelmeyecek.…


    Düşündü, daha da düşündü ve düşünürken bir sarhoş yorgunluğu çöktü üzerine, uyuya kaldı. Dün gece ne yaşandı tam hatırlamıyordu?


    “Herkesten bir parça olduğu kadar, kendisinden paramparça olduğu…”


     Aslında nice hayatların, karakterlerin, hatta henüz gösterime girmemiş tiyatroların içinde olduğunu biliyordu. Madem gösterime girmemiş tiyatrolar bile içimde…



    Güzel bir selamı hak etmiyor mu? Son perde.




    http://serkanesir.blogspot.com/...ayn-scaklgn.html?m=1