• Başlangıçtan itibaren Nietzsche dilin doğasıyla ilgili incelemelerini,

    bilgi arayışımızın kendisini “metafor oluşturmaya yönelik temel insani güdü”de temellendirdiği için, felsefi hakikat ve bilgi iddialarını dömistifike etmeye yöneltir.

    [metafor-eğretileme: bir gerçek anlamı ona benzerliği olan başka bir anlamla anlatma, benzerlik ilişkisinden yararlanarak bir sözcüğün, bir adın anlamını eğreti olarak aktarma sanatı]

    Bu, insan bilgisinin yalnızca dil vasıtasıyla mümkün olabileceği anlamına gelir ve Nietzsche‘ye göre, dil kendisini insani varlıkların metafor yaratma kapasitesinde temellenen birşey olarak ifşa eder.

    Nietzsche’nin konumunun merkezinde, dilin kavramlarına ve temsili/temsil edici doğasına felsefî inanca yönelttiği eleştirisi vardır. Felsefe geleneksel olarak bilgiyi gerçekliğin temsilleri olarak kavramlar (kelimeler) yardımıyla bu gerçekliği yansıtan birşey olarak kavradığı halde, Nietzsche, “zihnin aslî güçlerini başka türlü göstermede ifşa ettiğini” öne sürer

    Bu başka türlü göstermenin başlıca örneği adlandırma sürecidir: felsefenin kendisi, der Nietzsche, terminolojisinin (nomenclature) yasalaştırılmasıyla

    Başlar. Bu adlandırma süreci, suni bir farklılaştırma, tasnif etme ve dizayn etme sürecinin sonucu olarak görülen kavramları doğurur .

    Adlandırmada, en fazla benzer olan şey, aynı adı benzer olan şeye bahşetme dolayısıyla özdeş birşey olarak tasarlanır. İşte bu anlamdadır ki “bilgi,” birbirine benzer olan şeylerin hızlı sınıflandırması ve kategorizasyonu olarak ortaya çıkar ve kavramların oluşumu eşit

    olmayan şeylerin eşitlenmesidir. Dil bu yüzden bir temsil aracı değildir;çünkü nihai noktada temsil edilebilecek hiçbir şey yoktur:

    her mevcudiyet (presence) iki-yüzlü bir temsildir: ilki imaj, ikincisi imaj’ın imajı’dır.

    Hayat, bu çifte temsilin fasılasız döllenişidir: Empirik dünya yalnızca görünür ve dönüşür.

    Şeylerin temsili doğası kendisini oluşta gösterir: o hiçbir şey vermez, o hiçbir şeydir, herşey dönüşür, bu demektir ki herşey temsildir

    Başka bir söyleyişle, Nietzsche için dil yalnızca, kendileri bir imajın ya da hiyeroglif göstergenin diğer imajlara artistik empoze edilmesi olan kavramların toplamıdır .Dilin başlangıcında hiç bir kaynak mevcudiyet/varlık yoktur; tersine, dilin kaynağında, yaratıcı gücü, imajların sonsuz regresyonu olarak asil dünyanın-üretimi sürecinde (Urprozess) farkına varılan sanatçının asil gücü (Urkraft) vardır.

    Schopenhauercı terminolojide olduğu gibi ifade edilen bu nominalistik bilgi görüşü içinde konumlanan Nietzsche’ye göre metafor, birşeyi bir noktada benzer birşey olarak anlaşılan başka birşeye özdeş birşey olarak ele almak demektir”

    Bu tanım Nietzsche’nin erken dönem yazılarında yeralan “metaforu” sık sık gerçekleştirdiği iki kullanım tarzından birini sergiler: aynı/özdeş olmayan şeylerin kelimelere başvuruyla özdeşleştirilmesi/aynılaştırıl ması. Nietzsche’nin metaforu diğer başlıca kullanım tarzı, Aristoteles’in Poetics ‘ni yorumundan doğmuştur:“metafor, bildik anlamı başka birşey olan bir kelimenin ya türden türlere, türlerden türe, türlerden türlere ya da oranlara göre taşınmasıdır

    Nietzsche Aristoteles’in metafor belirlemesini bir lingüistik “taşımanın” ötesine doğru genişletir ve bir alandan diğerine herhangi bir transferi (mesela fiziksel olandan ruhsal alana, lafzi (sözel) alandan figüratif/mecazi alana, işitilebilir alandan görülebilir alana, özneden nesneye vs.) bir metafor örneği olarak kabul eder. Metaforun bu ikinci kullanım tarzı, bilginin üç-aşamalı metaforik tercümenin bir sonucu olarak işlediği kavramlara bakışında açıkça şöyle sergilenir:

    İlkin, sinir uyarısı bir imaja transfer olur . ilk metafor.

    Sonra bu imaj sesle taklit edilir: ikinci metafor”

    Ve bu sesten (yani sözden) kavram doğar: üçüncü metafor .

    Bu metaforik tercümeler serisinde (sinir uyarımı-imaj-ses/söz-kavram) Nietzsche anlamlı/dile getirici transferi şu dört alana ayırır: fizyoloji, zihin, akustik-lingüistik ve soyutlama. Bunların herbirinin göstergesi, bir “dil”den diğerine seçici, yaratıcı taşımadır ve bununla Nietzsche alanlar arasında bir “doğru ilişki” ya da harfi harfine tercüme sorunundan kurtulmak ister:

    özne ile nesne arasındaki gibi birbirinden mutlak şekilde farklı alanlar arasında da hiç bir nedensellik, hiçbir doğruluk/kesinlik, hiçbir anlam ilişkisi yoktur; en iyi durumda estetik bir ilişki vardır: bununla, bütünüyle yabancı bir dile bir ima edici transferi, bir kekeleyen tercümeyi kastediyorum. Çünkü herhangi bir durumda ihtiyaç duyulan şey Özgür bir yaratıcı orta alan ve arabulucu güçtür.

    Bu “yaratıcı ara alanda” insani metafor-oluşturma kapasitesi, bu “arabulucu-gücün” bir sonucu olarak işler ve “bilgi iddiaları” bütünüyle insani bir işe dönüşür.

    Bu metaforik kapasitenin zarureten araya girmesinden dolayı, Nietzsche, insani bilgi güdüsünün (Erkenntnisstrieb) kavramlardan türettiği sonuçların baştan sona antropomorfik (insanmerkezli) olduklarını düşünür.

    Tek bir örneği alın ve “Varlık”ın kaynağı ile ilgili şu tartışmayı düşünün:

    Varlık kavramı! Sanki bu kavram kelimenin etimolojisinde önceden mevcut en sıradan emprik kaynağı gösteriyor izlenimi veriyor. Çünkü temeldeki/dipteki esse “nefes almak” anlamına gelir: eğer insan onu başka herşey için kullanırsa, kendi soluduğu ve bir metafor vasıtasıyla, yani, mantıkdışı birşey vasıtasıyla nefes aldığı ve yaşadığı inancını diğer şeylere transfer eder ve onların varlıklarını insani benzerliklerine göre soluyan şeyler olarak anlar. Bu durumda kelimenin özgün anlamı hemen unutulur; ancak geriye kalan, insanın diğer şeylerin varlığını kendi varoluşuna benzerliklerine göre, dolayısıyla antropomorfik tarzda ve bir bakıma, mantıkdışı transfer vasıtasıyla kavramasıdır.
  • Hicran destanını kendinden oku
    Mecnun'dan duyup da rivayet etme
    Aşkın Leyla'sını gördünse söyle
    Söz temsili bulup hikayet etme

    Neyzen Tevfik, Şiirler (epub)
  • Enbiya Suresi 52 Hani babasına ve kavmine demişti ki: "Sizin, karşılarında bel bü­küp eğilmekte olduğunuz bu temsili heykeller nedir?"
    53 "Biz atalarımızı bunlara tapıyor bulduk" dediler.
    54 Dedi ki: "Andolsun, siz ve atalarınız apaçık bir sapıklık içindesi­niz."

    Tefsir:
    Daha ileriye gitmeden, İbrahim {a.s) kıssasından bu olayın burada yer almasının nedeninin, Kureyşlilerin yanlış inançlarını düzeltmek oldu­ğuna dikkat edilmelidir. Burada onları şiddetle sarsıp uyarmak amaçlanı­yor. Çünkü Kureyşliler, Hz. ibrahim'in (a.s) soyundan geliyorlar ve bunun­la övünüyorlardı. Kabe'nin koruyucuları oldukları için Arabistan'ın en önemli kabilesi olmuşlardı. Bu nedenle bu cevaba ilgisiz kalamazlardı.
  • "Gözleri bir uçurum misali
    Aşkın temsili
    Ama hissizliğin ederi."
  • Bu derlemedeki makaleler ötekinin sesiyle aktarılan bir geçmişi dillendirir. Türkiye’deki Kürtler bu geçmişi egemenle paylaştıkları halde bundan dışlanmış; özü itibariyle tarihleri, iktidar tarafından onlardan çalınmıştır. Egemenin ötekinin sesini inkar etmesine ve bastırmasına bu yüzden karşı çıkmakta; Kürtleri bastırarak onların tarihten yoksun olduklarını göstermek isteyen iktidarın tarihe dayattığı "suskunlukla" mücadele etmektedirler. Modern Türk tarih söylemi bu suskunluğu barındırmayı "öğrenmiş" ve bu yoksunluğu daim kılarak, Kürtleri tarihten saklamıştır. İktidar Kürtleri, tarih yazımı için- de/tarafından kıskançlıkla korunan siyasi bir boşluğa hapsetmiştir. Kürtleri "öznelliklerinden" mahrum bırakan ve onları tarihte hiçbir sesi olmayan varlıklara çeviren bastırılma-sus- kunluk-yoksunluk stratejisinin inşası ve daim kılınmasında tarih disiplini, iktidara diğer disiplinlerden daha çok yardımcı olmuştur. Kürtler ancak konuşmayarak konuşabilmişlerdir. Foucaultcu bir dille söyleyecek olursak, iktidar ve tarihsel söylem, asıl amacı kendi söylemsel ve siyasi birliğini tehdit eden "farklılıkları" bastırarak yekpare ulusal/egemen kimliğini korumak için tarihsel bilgiyi kullanmak olan bir "hakikat rejimi" inşa etmiştir. Söylem ve pratikte Kürt kimliğinin kurucu öğelerinin bastırılmasının egemenin kimliği ve birliği açısından halen elzem olması, Kürdün modern Türk tarih ve siyasetinde iktidarın namevcut göstereni olduğu acı gerçeğini gözler önüne sermektedir. Kürt kimliği ve tarihinin hâlâ bastırılıyor olması, ötekiliğin ayak dirediğini ve bu ötekiliğin özünde bastırmanın travmasının yattığını gözler önüne sermektedir: Kürt kimliği, egemenin kimliğini tanımlayan farklılıklar düzleminde mevcudiyetini sürdürmektedir. O göstermeden göstermekte; sadece yokluğuyla mevcut olabilmektedir. Son yıllarda, yani Türkiye’nin AB’ye girme siyaseti güttüğü; bunu takiben Türk hükümetinin arkaik olan siyasi ve hukuki süreç ve pratikleri demokratikleştirmeye ve reforma tabi tutmaya çabaladığı bir dönemde, Türkiye’deki Kürtlerin statüsünü tanımlayan paradoks budur. Toplumda "mevcut" olan ama temsil gücü olmayan, egemeni ihlal etmeyecek bir şekilde kendini temsil edemeyen bir "öznenin"; tarih ve siyaset sahnesinde "anlamı/temsili" olmayan bir öznelliğin paradoksudur bu. Kürtlerin şu anki statüsünü belirleyen bu paradoks, aynı zamanda, iktidar yapısının ve Avrupalı "olma" yolunda izleneceği beyan edilen liberalizasyon ve demokratikleşme niyetlerinin merkezindeki boşluğa da işaret eder.
  • اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ الْمِصْبَاحُ فِي زُجَاجَةٍ الزُّجَاجَةُ كَأَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِن شَجَرَةٍ مُّبَارَكَةٍ زَيْتُونِةٍ لَّا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُّورٌ عَلَى نُورٍ يَهْدِي اللَّهُ لِنُورِهِ مَن يَشَاء وَيَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثَالَ لِلنَّاسِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ ﴿٣٥﴾

    " Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun temsili şudur: Duvarda bir hücre; içinde bir kandil, kandil de bir cam fânûs içinde. Fânûs sanki inci gibi parlayan bir yıldız. Mübarek bir ağaçtan, ne doğuya, ne de batıya ait olan zeytin ağacından tutuşturulur. Bu ağacın yağı, ateş dokunmasa bile neredeyse aydınlatacak
    (kadar berrak)tır. Nur üstüne nur. Allah, dilediği kimseyi nuruna iletir. Allah, insanlar için misaller verir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir."


    https://youtu.be/1mI9iHihiSI

    https://sorularlaislamiyet.com/...lmak-istenen-nedir-0
  • Edgar Poe'nin Oval Portre denen kısa bir öyküsü vardır. Okuyanlar muhakkak hatırlar o öyküyü. Çok çarpıcı bir öyküdür. Onun yanında Jean Luc Godard'in Hayatını Yaşamak filmini de izlemişseniz ilişkilendirme konusunda herhangi bir problem çekmezsiniz. Bunun yanında Balzac'in "Gizli Başyapıt" eseri vardır. Tabi bu eser çok öncesinden yazılan kısa bir eserdir. Eserde Franhofer denilen bir başkarakterin 'mükemmelliyet arayışı ' ele alınır. Içeriği hakkında daha fazla bilgi verme taraftarı değilim. Ya da herhangi bir alıntı yapma taraftarı. Eserlerin alıntıları olmaz, özetlerinin yapılmamasının nedeni de budur.

       Mukemmelliyet arayışı ile Başyapıt ve Gizlilik arasında ne tür bir ilişki vardır? Felsefi bir bağlam içerisine alınınca bu üç mefhum bize ne söyler? Ve tüm bu üç mefhumu ozne-nesne ilişkisi açısından nasıl bir ilişki içerisine sokabiliriz? Balzac'in Gizli Başyapıt eseri de bu denli bir ayrıntı sunmasa dahi, ayrıntının kısmi bir örneğini sunar gibidir.


             Insanlığın lanet tarihsel gelişimine bakıldığında kategorizasyonun mantık ile ayrıma tabi tutulduğu birçok aşamada görebiliriz. Kategorizasyon mantığı derken ne demeye çalisiyorum? Kisacasi, şeyleri ayırt etme ve sınıflandırma mantığından bahsediyorum. Tüm bunların Gizli Başyapıt eseriyle ne ilgisi var diyebilirsiniz. Fakat biraz eşelerseniz ilişkiden de öte bir yakınlığı vardır tüm bunların. .


         Insanların tarih boyunca geçirdiği aşamaları kategorize ederken kullandıkları alet adevattan tutun en işlevsel araca kadar her zaman bir çağ tanımlaması olmuştur. Maden Çağı, Bakır Çağı gibi ayrımlar süregelmiştir. Taşı yontmaktan başlayıp en ileri teknolojik alete kadar daima bir gelişimi takip etmistir. Tüm bunların  onun mukemmelliyete varma çabasının  organizasyon mantığıyla yapıldığı da ortadadır. Bu durum tıpkı Franhofer'in eserini mükemmel diye nitelendirip kendi benliğini eserde kaybetmesine benzer. Oval Portre öyküsünde, ressam kendini kaybedip karısının ölümünü izler ve eser canlı dururken eşi, o sürecin sonunda can verir. Gelişimsel aşamanın kurbanı olan INSAN !

       Mükemmelliyet arayışının yanında insanın kendisini kurban etme ritüeli de kesintisiz şekilde sürmüştür. Kendini güçsüz hisseden insan, tanrıya adaklar sunmuş, kendince doğayı ve tanrısal güce iradesini teslim etmiştir. Bu süreçlerde de tanrısal mukemmelliyet güç temsili daima yara almadan güçlenmiştir. Tıpkı bugünkü tanrısal güç arayışının temsilinin iktidar - baba figürünün olması gibi. Insanın ozne iken kendisini nesne kılması ve iradesini nesneye teslim etmesi tanrısal iliskilendirmenin somucj olmaktan kurtulamamistir. Bugün de tanrısal iradenin yerini paranın almasıyla para nesne iken insanı yönlendiren bir güç konumuna yükselmiştir. Hal böyle olunca insan, kendi benliğinden sıyrılmak şöyle dursun, öte-ki yapay benliğin kurbanı olmuştur. Tıpkı Balzac'in Gizli Başyapıt eserinde Franhofer'in durumunda olduğu gibi. Ve büyük başyapıtın gerçekte olmaması ise bize tanrı temsilini gösterir.

        Peki tüm bunların gizlilikle ne ilişkisi vardır? Gizlilik , gizem , mahremiyet arasında olan ilişki nedir? Mefhumlar neden bu kadar seri şekilde biribirlerini izlemektelerdir?
    Gizliliğin mahremiyeti, kendi iradesini bir üst güce teslim ederken kendi ciplakligini saklamaya calisir. Insan,  irade ve  bilincini üst bir güce aktarırken kılıfsız kalır ve bunu Âdem'in genital bölgesine yaprak tutması gibi gizli tutar. Mahremiyet çıplaklığı örtmek için gerekli hale gelmiş ve onun çıplak olarak sunulmasının karşılığı günah olmuştur.


       Sonuç olarak  saymış olduğum  tüm bu ilişkisel mefhumlar yukarıda saydığım üç bağlantılı yapıtlarla ilişkilidir. Godard Hayatini Yaşamak filmini  yaparken boşu boşuna Nana karakteriyle Poe'nin Oval Portre eserine göndermede bulunmamıştır. Arayış çabasının  bizim kendi keşimizi sağlaması gerekirken, daha yüce olan "ortada olmayan esere" kurban gitmesi, insanlık tarihinde çok eski bir yer tutar. Ve böylece örneğini sunduğumuz eserler bize bu gerçekliği göstermek için bir tür örneklem olma bakımından önemli yapı taşları haline gelmiştir.