Hockney'nin olmak istediği kişiye doğru uzanışını temsili
Londra'daki Royal College of Art geldi. Hockney ısıtması olmayan bir bahçe kulübesinde yaşadı, uyanık olduğu her saati resim yaparak geçirdi ve yeni kavuştuğu bohem hayatın tadını çıkardı. 1960'lar Pop Art ve Soyut Dışavurumculuk akımlarının etkisi altındaydı. Ancak David'in sınıf arkadaşı Amerikalı sanatçı RB Kitaj, ona herkesi görmezden gelip sadece sevdiği şeyleri resmetmesini söyledi. "Aldığım en iyi tavsiyeydi" dedi. "Aldığım en iyi tavsiyeydi" dedi.
1000Kitap
Hicran destanını kendinden oku, Mecnun'dan duyup da rivayet etme. Aşkın Leyla'sını gördünse söyle. Söz temsili bulup hikayet etme. Neyzen Tevfik
Alıntı
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923’teki kuruluş paradigması, etnik çeşitliliği tek bir potada eritmeyi hedefleyen Fransız tipi, merkeziyetçi bir ulus-devlet modeline dayanıyordu. Dolayısıyla "bürokratik ve askeri filtre", sistemin en temel savunma mekanizması olarak kurgulandı. Burada analiz edilmesi gereken çok kritik bir ayrım var. Etnik köken ile siyasi/demokratik temsil arasındaki o aşılmaz duvar. Türkiye’de Kürt kökenli olmak, devletin en üst kademelerine (Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı, Meclis Başkanlığı) tırmanmaya tek başına bir engel teşkil etmedi. Ancak bunun tek ve sarsılmaz bir şartı vardı: Sistemin resmi ideolojisini (Türk ulus kimliğini) tamamen benimsemek, taşımak ve alt kimliğini kamusal alanda bir hak arayışına dönüştürmemek. İsmet İnönü: Köken olarak Malatya/Bitlis hattına, yani Kürt coğrafyasına dayanıyordu. Ancak Cumhuriyet'in erken dönemindeki o sert merkeziyetçi ve homojenleştirici politikaların (Şark Islahat Planı gibi) altındaki en büyük imzalardan biri ona aitti. Sistem içinde "Kürt İsmet" olarak anıldığı dönemler olsa da devlet aklının en sadık yürütücüsüydü. Turgut Özal: "Anam Kürt" diyerek etnik kökenini kamusal alanda rahatça telaffuz eden ilk Cumhurbaşkanı oldu. Özal, 1990'ların başında federasyon dahil her tabuyu tartışmaya açmaya, Kürtçe yayın ve dil yasağını esnetmeye çalıştı. Ancak tam da o "Müesses Nizam" duvarına, askeri ve bürokratik vesayete çarptı. Bu hamleleri kalıcı bir demokratik reforma dönüştüremeden, fırtınalı bir dönemde aniden hayatını kaybetti. Ordu, cumhuriyetin ideolojik genetiğini koruyan en sert kabuktu. TSK bünyesinde yükselmenin şartı sadece askeri başarı değil, anayasal bir dogma haline getirilen "Türk milletinin çıkarlarına" ve "Türklük" sözleşmesine sarsılmaz bir sadakat göstermekti. Kendi etnik kimliğini
Tarih
Birinci Söz BİSMİLLÂH her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil, ey nefsim, şu mübarek kelime, İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudâtın lisan-ı hâl ile vird-i zebânıdır. Bismillâh ne büyük, tükenmez bir kuvvet, ne çok, bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle. Şöyle ki: Bedevî Arap çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabile reisinin ismini alsın ve himayesine girsin tâ şakilerin şerrinden kurtulup hâcâtını tedarik edebilsin. Yoksa, tek başıyla, hadsiz düşman ve ihtiyacatına karşı perişan olacaktır. İşte, böyle bir seyahat için, iki adam sahraya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevazi idi, diğeri mağrur. Mütevazii, bir reisin ismini aldı; mağrur almadı. Alanı her yerde selâmetle gezdi. Bir katıu't-tarîke rast gelse, der: "Ben filân reisin ismiyle gezerim." Şakî def olur gider, ilişemez. Bir çadıra girse o nam ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belâlar çeker ki, tarif edilmez. Daima titrer, daima dilencilik ederdi. Hem zelil, hem rezil oldu.
Hayırlı sabahlar
Bir ülke en gelişmiş fabrikaları kurabilir, gökyüzünü uydularla donatabilir; fakat eğer o ülkenin sokaklarında insanlar birbirine selâm vermekten ve merhamet göstermekten imtina ediyorsa, devlet dairesinde vatandaşa hoyratça ve kibirle davranılıyorsa, hak-hukuk ve mağduriyet duyarlılığı gösterilmiyorsa, medyanın dili zehirli bir kutuplaşmayı besliyorsa, orada medeniyet temsili ağır bir yara almış demektir.
Kitap Alıntısı
Okurken epey ilgimi cezbetti…Gılgamış Destanı’nda da geçen Büyük tufan hikayesinden temsili bir görsel. Tıpkı İslam inancındaki Nuh’un Tufanı gibi. Farklı zamanlar ve farklı isimler, birbirinden haberdar olunması neredeyse imkansız coğrafyadaki insanların birbirine bu kadar benzer mitler türetmesi ancak Jung’un kolektif bilinçdışı görüşüyle açıklanabilir.