“ Tanrıların dilinde her sözcüğün o sonsuz olgular zincirini açıklayacağını düşündüm, üstelik üstü-kapalı değil, apaçık bir biçimde, zamanla bağımlı olarak değil, anında. Zamanla, tanrısal tümce düşüncesi, çocukça, hatta zındıkça geldi bana. Bir tanrının, diye düşüncelere dalıyordum, ağzından çıkan her sözcükte mutlak bir tamlık olacaktır. Onun ağzından çıkan hiçbir sözcük, evrenden aşağı, ya da zamanın toplamından az olamaz.”
“Bir bölüğü sivri uçluydu, bir bölüğü bacakların içinde çaprazlama hatlar oluşturuyordu; daha başka bir bölük, halhal biçimliler, sık yineleniyordu. Belki de bunların tümü tek bir ses, tek bir sözcüktü. Çoğunun ucu kırmızıydı.”
“Karanlıkta yattığım yılların sayısını unuttum; bir zaman genç, bu zindanda volta atabilen benken, şimdi beklemekten, hem de ölüm oturuşunda, tanrıların kararlaştırdığı yazgımı beklemekten başka bir şey elimden gelmiyor. Zamanında, ışıltılı, oluklu bıçağımla kurbanların göğsünü deşmiştim, oysa şimdi, bir büyü yardımıma yetişmezse, şu toz-topraktan yekinecek gücüm yok.”
“Gölgesiz saatte (öğleüstü) tepelerdeki tavandan bir kapak kalkıyor, yılların gitgide silikleştirdiği bir gardiyan, oluklu çarkı çevirerek bize bir halatın ucunda su testileri, et parçaları sarkıtıyor. Işık sızıyor mahzene; o an jaguarı görebiliyorum.”