Bazı kitaplar vardır, onları okumazsınız; onlarla yaşarsınız. Sayfalar arasında ilerledikçe yalnızca karakterleri değil, kendi benliğinizi de dolaşırsınız. Friedrich Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüştü, işte tam da böyle bir kitap. Onu elimde ilk tuttuğum an, aslında bir felsefe metni değil de bir tür kutsal kitapla karşı karşıya olduğumu hissettim. Ama öyle dogmalarla örülü, doğrularla yanlışları ayıran, bizi terbiye etmeye çalışan türden değil; aksine, tüm doğrularımızı, inançlarımızı, alışkanlıklarımızı yerle bir etmeye kararlı, kelimenin tam anlamıyla "yıkıcı" bir kitap.
Zerdüşt, bildiğimiz anlamda bir peygamber değil. O bir bilge, ama daha çok bir “sorgulayıcı.” Mağarasından çıktığında dünyaya “üstinsan” fikrini anlatmaya hazırdır. Fakat burada Nietzsche’nin bize çizdiği üstinsan, kolaylıkla ulaşılacak ya da örnek alınacak bir figür değil. Onunla karşılaşmak demek, evvela kendi içindeki çelişkilerle yüzleşmek demek. Zerdüşt'ün yolculuğunu okurken, onun her sözünde kendi içsel yolculuğumuzun izlerini de buluyoruz. En büyük savaşı dış dünyada değil, içimizdeki "son insan"la verdiğimizi fark ediyoruz. Bu son insan, konforuna düşkün, her şeyi anlamlandırılmış ve güvenli alanlara yerleştirmiş olan biziz. Nietzsche, bu figür üzerinden modern bireyi acımasızca eleştiriyor.
Kitabın dili alışık olduğumuz anlatılardan çok farklı. Nietzsche’nin bu metni, felsefi aforizmalarla, şiirsel pasajlarla ve bir tür kehanet havasıyla örülü. Bu da metne zaman zaman bir İncil havası katıyor. Ancak bu kutsal metin havası, onun aslında dogmaları yıkmaya çalışan bir metin oluşuyla ironik bir biçimde çelişiyor. Nietzsche burada bir tür “anti-kutsal kitap” yazıyor diyebiliriz. Zerdüşt’ün ağzından konuşan Nietzsche, her cümlede bizi düşünmeye, sorgulamaya, şüphe etmeye çağırıyor. Onun