Nasıl anlatılır nereden başlanır bilemiyorum. Kitap sizi öyle bir sarıp sarmalıyor ki, siz de aileden biri oluyorsunuz, siz de o kamyonda oradan oraya, tarladan çadıra, kampa, otoyola sürükleniyorsunuz. Koca bir ailenin parçalanışına ve insanoğlunun ne olursa olsun yola devam edişine, hayatta kalma içgüdüsünün neler yaptırabileceğine gözlerinizle şahit oluyorsunuz sanki. Bir ailedeki bireylerin rollerinin ne denli değişime uğrayabileceğini ilmek ilmek örülen hikayeyle yakından inceleme fırsatı buluyorsunuz.
Toplumların kendilerini korumak amacıyla başka bir topluma ne denli zararı dokunabileceğini, onları nasıl bir soğuk kanlılıkla gözardı edebileceğini, hatta aynı toplumun aynı kültürün insanının birbirlerine ne kadar zalim olabileceğini baştan sona izliyorsunuz. Ve düşkünün halinden yalnızca bir başka düşkünün anlayabileceğini görüyorsunuz.
Bazen kime kızıp kime üzüleceğinizi şaşırdığınız anlar oluyor ama en sonunda içinizde herkes için bir hüzün bulutu dolaştığını hissediyorsunuz.
Son, bir son muydu, yoksa hayatın kendisi gibi bitti sanılan yerden bir başlangıç mıydı, bilemiyorum. Üzerine düşünülecek çok şey var. Şu an tek söyleyebileceğim:
"Uykuyla dinlenemeyecek kadar yorgunum artık." (syf. 314)