Minik Barış beni tanıyor artık. Beni görünce cik cik yapıyor. Mama istiyor benden. Belki de beni babası sanıyordur.
Ben ona görüşe gidiyorum. Onu yuvasından çıkarıyorum. Simit alıyorum ona. Sahici simit yok burada. Ama şakacıktan simit alıyorum. Nuran diyor ki: Ona uçmayı biz öğretecekmişiz. Annesi olmadığı için. Uçmayı öğrenince beni bırakıp gidecek. Ona uçmayı öğretmesem olmaz mı?
Kuş um ölmedi. Benim elimden mama bile yiyor. Canlanıyormuş yavaş yavaş.
"Yaşayacak," dedi Nuran. Hep benimle kalsın istiyorum. Ama biraz büyüyünce uçmak istermiş. "O zaman beni bırakıp gider mi?" diye sordum.
Uçma zamanı gelince gitmesi gerekirmiş. Kuşlar tutsak yaşayamazlarmış. Ya çocuklar, İnci? Onlar tutsak yaşayabilirler mi?
Kuşumun adını Barış koydum. Minik Barış !
Avlu duvarının oyuğuna yuva yapmış annesi. Yuvadan düşmüş. Nuran tüylerini okşadı. Bir şey yapmazmış. Benim avucuma verdi sonra. Onun göğsünde de tencereler tıngırdıyordu. Odun mu taşımış, diye sordum. Korktuğu için çarpıyormuş yüreği.
"Bak, uçurtma kaçmış!"
"Hani bakayım! Nereden kaçmış?"
"Bizim göğümüzden kaçmış. Ama sakın onu vurma!"
Ağabeyin gözleri doldu ben böyle deyince. Bana simit aldı. Babam gibi.
Ağabey uçurtmayı vurmadı. Belki annemi de vurmazdı. O uçurtma nasıl kaçmış İnci?
"Kabahat senin demeye de dilim varınıyar canım anacığım ama, bunca haksızlığa uğradığımız zaten bu yüzdendir. Biz birlik olmadıkça bize daha çok şey ederler,"