“Bunca yolu seni bulmaya geldim. O dört gün yeterli değildi. Seninle bu şekilde bir arada olmak istedim. Ilık, sakin bir gecede. Bir restoranda. Kumsalda yürüyüp aptalca ve anlamsız şeylerden konuşmalıydık.”
“Müthiş bir fikrim var. Kumsalda yürüyüp aptalca ve anlamsız şeylerden konuşalım.”
Ona kızmamın mantıksız olduğunu biliyordum. Bana verdiği sözleri tutmuştu. Ama kalbimi mantıklı olamayacak kadar kaptırmıştım. Ona ihtiyacım vardı. Biz bir takımdık. Arabayla camları sonuna kadar indirip radyoya avazımız çıktığı kadar eşlik ederek gezemeyeceğimizi bilmek, kendimi kandırılmış hissetmeme neden oluyordu. Hiçbir zaman bir filmin gece yarısı gösterimine kaçıp karanlıkta el ele tutuşamayacaktık. Hiç kartopu savaşı yapamayacaktık. Yaşadığımız onca şeyden sonra, onu iyi zamanlarda da tanımayı hak etmiyor muydum?
Öğretmen anlamıyor. Bu halimizle bizim her şeyimiz tam, başka bir şeye gerek duymuyoruz ki. Şimdiki gibi: Ayaklarımızın altında çimenler var, Fluffernutter'ın kısacık kuyruğu sallanıyor, kendi eksenimizde dönüyoruz, kahkahalar atıyoruz, tepemizde gökyüzü kararıyor.
Çünkü bazı kalpler yalnızca dört yüz on iki milyon kez civarında atar.
Rakam büyük görünebilir. Oysa işin gerçeği, bu sayıyla on iki yaşınızı bile zor görürsünüz.