O konuşurken siyah gözlerinden nasıl hoşlandığımı, diri dudaklarının, taze ve canlı yanaklarının tüm ruhumu nasıl cezbettiğini, konuşmalarının harika içeriğine kendimi tamamen kaptırdığımı, kendini ifade ettiği sözcükleri çoğunlukla duymadığımı, bunların hepsini tahmin ediyorsundur, çünkü beni tanıyorsun. Kısacası, eğlencenin yapıldığı evin önünde duran arabadan uyurgezer gibi indim; etrafa akşam çökerken, aydınlatılmış salondan aşağıya doğru kulaklarımıza kadar gelen müziği bile fark edemeyecek kadar düşlere dalmıştım.
"Keşke insan her gün kendisine şunları söylese:" dedim, "Arkadaşların için yapacağın şey, onların sevinçlerini ellerinden almamaktan, mutluluklarını onlarla paylaşarak artırmaktan başka bir şey değil. Ruhları endişe verici bir tutkunun altında ezilip kederden mahvolurken, onları biraz olsun avutabiliyor muyuz?
"Siz keyifsizliği bir günah olarak görüyorsunuz, bu bana abartılı geliyor." – "Hiç değil," diye yanıt verdim, "insan hem kendisine, hem de yanındakine zarar veriyorsa, bunun böyle algılanması yanlış değil. Birbirimizi mutsuz kılmamız yetmiyormuş gibi, bir de herkesin kendisine ara sıra sağlayabildiği sevinci elinden mi alalım?