İnsanlar, hayatımıza öyle bir saatte dokunur ki…
Ne tam hazırızdır, ne de tamamen savunmasız.
Saat beş gibi mesela.
Çayın demlenmeye başladığı, günün yavaş yavaş “ben gidiyorum” dediği o garip saat.
İnsan ne sabahın heyecanını taşır, ne de gecenin cesaretini.
Arada kalmışlık gibi…
Ama sen o arayı bile anlamlı kılan bir detay gibisin.
Kırmızı bir elbise giymiştin.
Ama öyle dikkat çekmek için değil.
Sanki “ben zaten buradayım, fark edersen senin hikayen” der gibi.
Ben seni ilk fark ettiğimde çayı karıştırıyordum.
Hiç şeker atmadım.
Normalde üç içerim.
“Bazı alışkanlıklar tadı değiştirmek için değil, kalbi hatırlatmak içindir.”
Sen masaya oturduğunda, çay bardağına bakıyordum ben.
Çünkü sana bakarsam yakalanacağımı biliyordum.
Ama insan en çok ne zaman yakalanır biliyor musun?
Kendini saklamaya çalıştığında.
“Çok sıcak değil mi?” dedin.
Çayı kastettin sandım.
Meğer ortamı diyormuşsun.
Ben de “yok, alıştım” dedim.
“İnsan, alışamadığı şeylere bile doğru kişi yanındayken alışmış gibi davranır.”