Merhaba
Bugün size On İkiyi On Üç Geçe ile geldim.
Öncelikle şunu söylemeliyim: Bu kitap benim için sadece bir okuma değil, baştan sona yaşanmış bir deneyimdi. Okurken defalarca “Vay be” dedim; sanki yerli bir kalemden değil de, dünyaca tanınmış yabancı bir yazarın elinden çıkmış nitelikli bir eseri okuyormuşum gibi hissettim. Gerçekten kaliteli edebiyat arayanlar için doğru adres. Böylesine güçlü ve özenli bir eseri bizlerle buluşturduğu için yazara teşekkür etmeyi bir borç bilirim.
Kitap su gibi aktı. Sayfalar ilerledikçe kendimi onların karakış evinde, çocuklarla birlikte yaşıyor gibi hissettim. Soğuğu, yoksunluğu, sessizliği ve umudu aynı anda iliklerimde hissettim. Baş karakterimiz Karia, daha ilk sayfalardan kalbimize ağır bir sızı bırakıyor. Ama yalnızca o değil; bu kitabı okurken üzülmemek, karakterlerin yaşadıklarını kendi içinde taşımamak mümkün değil. Öyle sahneler vardı ki, gözyaşlarımı tutamadım.
Yazarın kendi elinden çıkan karakter çizimleri ise hikâyeye bambaşka bir ruh katmış. Okurken karakterler ete kemiğe bürünüyor; onları yalnızca hayal etmiyor, adeta karşınızda görüyorsunuz. Bu detay beni ayrıca çok etkiledi.
Defne & Mert, Çağatay & Ezgi, Ensar & Karın, Yonca & Serkan… Her bir çiftin hikâyesi özenle işlenmiş ve ayrı ayrı kalbe dokunuyor. Aras ve Çınar ise çok başka bir yerde duruyor benim için. Umarım devam kitaplarında onları güzelliklerle okumaya devam ederiz.
Ama özellikle Sevgi ve Bahadır… Onların aşkı o kadar derin, o kadar saf ve gerçek ki; sayfalar yetmedi. Sevgi gibi bir kadını okumak, onun direncine, kalbine ve duruşuna tanıklık etmek çok özeldi. Keşke onları daha fazla okuyabilseydik.
Kitap ilerledikçe olayların derinliği artıyor, hikâye bambaşka boyutlara evriliyor. Her yeni sayfada hem daha çok şaşırdım hem de daha çok üzüldüm. Bundan