diretmekten vazgeçip dünyayı sevmeyi öğrenmek, onu kendi arzuladığım, kendi hayalimde yaşattığım bir dünyayla, kendi uydurduğum mükemmellikle karşılaştırmayıp nasılsa öyle bırakmak ve onu sevmek, gönülden onun içinde yer almak için şehvete, mal ve mülke, kendini beğenmişliğe gereksinim duydum, en rezilce umarsızlıklara kapılmayı gereksindim.
mahzun mahzun yere oturdu, yüreğinde bir şeyin ölüp gittiğini duydu, bir boşluk hissetti, önünde bir haz, bir amaç göremez oldu. düşüncelere dalmış, oturup bekledi.
şimdiye kadar böylesine gönül verdiği başka bir şey olmuş muydu? böylesine derinden sevmiş miydi bir başkasını, böylesine kör bir sevgiyle, böylesine acı çekerek, boşu boşuna sevmiş, ama yine de mutlu hissetmiş miydi kendini?
siddhartha suratını asıp kendine ait bir bahçeye girdi, kapıyı kapadı arkasından, bir mango ağacının altına gidip oturdu, yüreğinde ölümü, göğsünde yılgınlığı hissetti, oturdu ağacın altında ve bir şeylerin öldüğünü, sararıp solduğunu ve bitip tükendiğini hissetti.
insanların büyük çoğunluğu kamala, düşen bir yaprak gibidir, kapılıp gider rüzgârın önüne, havada süzülür, dönüp durur, sağa sola yalpalar vurarak iner yere. pek az kişi de vardır, yıldızlara benzer, belli bir yörüngede ilerler durur, hiçbir rüzgâr varamaz yanlarına, kendi yasalarını ve izleyecekleri yolu kendi içlerinde taşırlar.