Tolga Girgin

Tolga Girgin
@tolgien
Bazı yolculuklar kalabalıkların içinde değil, insanın kendi içindeki sessizlikte başlar. Bu satırlar; kayboluşların, yeniden toparlanışların ve insan olmanın o kırılgan ama gerçek tarafının izlerini taşıyor.
Full Stack Developer
Lisans
Çanakkale
Mayıs 2026 tarihinde katıldı
Sessizliğin İçinde Konuşan Şey (Bölüm 2)
İnsan bazen konuşmadığında daha çok şey söyler; ama ben o günlerde suskunluğun bir dil olmadığını, yalnızca bir yokluk biçimi olduğunu anladım. Telefon masanın üzerinde duruyordu; ekranı karanlık, ama varlığı rahatsız edici. Sanki konuşmamakta ısrar eden bir tanık gibi… Oradaydı ve hiçbir şey yapmıyordu. Tıpkı benim gibi. İçimde tuhaf bir bekleyiş vardı. Bir umuttan çok, gecikmiş bir cümleye duyulan ihtiyaçtı bu. “Anlıyorum.” denmesini bekliyordum. “Yoruldun.” denmesini. Ya da sadece adımın, endişesiz bir ses tonuyla söylenmesini… Ama sessizlik, insanın adını bile unutur. O an fark ettim: İnsan en çok sevdiğinden bir cümle beklerken yaşlanıyor. Zaman geçmiyor; insan geçiyor. İçinden, kendi üzerinden. Kendime kızdığım anlar oldu. “Neden daha güçlü olmadın?” diye sordum aynadaki yüze. “Neden bir yıl boyunca bunu tek başına taşıdın?” Ama cevap gelmedi. Çünkü insan kendine soru sorduğunda, çoğu zaman adil bir hâkim olmaz; sert bir cellat olur. Geceleri düşüncelerim uykudan önce değil, uykunun yerine geliyordu. Yatağa uzanıyordum ama dinlenmiyordum. Zihnim, hiç kapanmayan bir defter gibiydi; her sayfasında yarım kalmış cümleler, ertelenmiş cesaretler, söylenmemiş doğrular vardı. Ve ben, her sabah uyanırken biraz daha eksik uyanıyordum. Beni asıl yoran şey, yaşadıklarım değildi. İnsan her şeye dayanabilir. Asıl yoran, bunları yaşarken yalnız sanılmaktı. Oysa ben yalnız değildim; ben yalnız bırakılmıştım. Bu ikisi arasındaki farkı anlamak için insanın canının biraz yanması gerekiyor. Sessizlik uzadıkça, içimdeki sesler çoğaldı. “Değerli misin?” diye sordular. “Bir hayat kurmaya layık mısın?” “Yanında durulacak biri misin gerçekten?” Ve işte en tehlikelisi buydu: İnsan başkasının suskunluğunu, kendi değersizliğine tercüme ettiğinde başlıyor asıl yıkım. Bazen
Reklam
İçimdeki Yorgun İnsan (Bölüm 1)
Sabah, odanın içine usulca değil, sanki suçluymuş gibi girdi. Perdenin aralığından süzülen solgun ışık, gece boyunca üzerimde biriken düşünceleri ürkütmeden yoklamak ister gibiydi; ama ben çoktan uyanıktım. Uyanık demek ne kadar doğru bilmiyorum, çünkü gözlerim açık olsa da içimdeki ben hâlâ karanlık bir yerde, kendisiyle kavga ediyordu. Yatağın kenarında otururken, içimdeki yorgunluğun bedene sığmadığını fark ettim. Bu bir uykusuzluk değildi; bu, ruhun uzun zamandır dinlenmeyi unutmasıydı. İnsan bazen hiçbir şey yapmadan da tükenebiliyormuş meğer. Sadece düşünerek, sadece hissederek, sadece hatırlayarak… Pencereye yaklaştım. Camın üzerindeki yağmur izleri, sanki benden önce ağlamış birinin sessiz itiraflarıydı. Dışarıda hayat devam ediyordu; insanlar bir yerlere yetişiyor, kapılar açılıp kapanıyor, sesler birbirine karışıyordu. Ama bütün bu hareketin ortasında, ben tuhaf bir şekilde durmuş hissediyordum. Sanki zaman beni unutmuştu da yoluna bensiz devam ediyordu. Kendimle baş başa kaldığım bu anlarda anlıyorum: İnsanı asıl yoran şey yaşadıkları değil, yaşadıklarını kimseye anlatamıyor oluşu. İçimde kelimelere dönüşememiş bir ağırlık var; konuşsam da eksik kalacak, sussam da boğacak cinsten. Bazen düşünüyorum da, belki de bazı duygular insanın içinde kalmak için var… Söylendiği anda anlamını yitiren, ama saklandıkça ağırlaşan. Yoruldum. Ama bu öyle “dinlenince geçecek” bir yorgunluk değil. Bu, insanın kendisine yabancılaştığı, aynaya bakarken bile biraz geciktiği bir hâl. Kendime bakıyorum ama tanımıyorum. Eskiden güldüğüm şeyler şimdi sessiz; eskiden susabildiğim yerde şimdi içim çığlık atıyor. Belki de en acı olan şu: İnsan her şeye alışabiliyor ama kendisinin bu hâline alışamıyor. Güçlü görünmeye, idare etmeye, “geçer” demeye alışıyor; fakat içten içe, bir
Hayata Dair
Sevginin Gücü – İnsan Olmanın En Saf Duygusu
Sevgi üzerine ne zaman düşünsem, kelimeler yetersiz kalıyor. Çünkü sevgi, tarif edilemez bir hakikat; yalnızca hissedilir, yalnızca yaşanır. Bazen bir bakışın içinde, bazen bir dokunuşun sıcaklığında, bazen de hiç söylenmeyen bir cümlenin sessizliğinde karşımıza çıkar. İtiraf etmeliyim ki, hayatım boyunca nice duyguya tanıklık ettim; öfkeye, kırgınlığa, pişmanlığa, yalnızlığa… Ama bütün bunların içinden geçerken fark ettim: Hepsini anlamlı kılan, hepsini onaran şey yalnızca sevgiydi. İnsan sevgiyi arayarak doğuyor. Bebekliğimden beri hissettiğim en güçlü ihtiyaç buydu. Bir dokunuşun, bir gülümsemenin, bir sıcak sözün değeri hiçbir şeyle ölçülemezdi. Büyüdüm, yaş aldım, farklı yolların tozunu yuttum ama içimdeki arayış hiç değişmedi. Bugün bile, kalbimi sarsan en derin şey hâlâ sevgidir. Çünkü sevgi, insan olmanın en saf hâlidir. Sevmek, bir kalbi kendi kalbinin içine almaktır. Ve ben inanıyorum ki, sevgi olmadan insan yalnızca bir gölgeye dönüşür; yaşar gibi yapar ama aslında eksik kalır. Zaman bana çok şey öğretti. Biriktirdiğim yılların içinde acılar, kayıplar, hatalar oldu. Ama geriye dönüp baktığımda, gerçekten değerli olan anların tek ortak noktası vardı: sevgiyle yoğrulmuş olmaları. Annemin sabahın erken saatlerinde mutfağa yaydığı ekmek kokusunu hatırlıyorum; o koku yalnızca bir yiyeceğin değil, sevginin kokusuydu. Babamın güvenle bakan gözlerini hatırlıyorum; o bakış, sessizce söylenen “Yanındayım” cümlesiydi. Bir dostun omzuna yaslandığım anları hatırlıyorum; orada teselli değil, saf sevgi vardı. Ve bütün bunlar bana şunu öğretti: Sevgi olmadan zaman çöldür, sevgiyle dolu zaman ise sonsuz bir bahçedir. Bugünün dünyasında insanlar birbirine hiç olmadığı kadar uzak. Kalabalıkların içinde yalnızlık, teknolojinin içinde sessizlik hüküm sürüyor. Yüzlerce mesaj,
Duygu ve Düşünce
Boşluğun Kıyısında, Umudun Işığıyla
Boşluktayım. Sanki evrenin ortasında, yıldızların bile nefes almayı unuttuğu bir sessizlikte süzülüyorum. Ne yankı var, ne de sesin kendisi… Çığlık atsam, karanlık beni yutar; yalnızca ben ve içimde büyüyen pişmanlıkların ağır gölgesi kalır. İnsan bazen kendi kalbinin mezar taşı gibi olur; üstüne kazınmış tek cümle: “Keşke. ” Geçmişin kırık aynalarına bakıyorum. Her parça başka bir ben… Birinde çocukluğumun saf kahkahaları; diğerinde gençliğimin hoyrat ama özgür adımları; bir diğerinde sorumluluk tanımayan, gökyüzünü bile kendi mülkü sanan o saf enerji. Ne kadar uzak, ne kadar kırılgan ve yine de ne kadar gerçek… Sabah serinliğinde annemin mutfağından yükselen taze ekmek kokusu hâlâ burnumda. Babamın gözlerime güvenle bakan, nasır tutmuş ama dimdik duran elleri hâlâ elimde. Ve abimin, hiçbir fırtınadan korkmadan yanımda yürüdüğü o güvenli anlar… Hayat bazen en büyük servetini, insan farkına bile varmadan eline koyar. Bizse büyüdükçe, o serveti har vurup harman savururuz. Şimdi nefes almak bile ağır geliyor. Göğsümde görünmez bir taş, her solukta biraz daha ağırlaşıyor. Yaşım 37 ama kalbim, yüzlerce kış görmüş bir ihtiyarın yorgunluğunu taşıyor. Zamanın akışı mı suçlu, yoksa kendi ellerimle mi tükettim kendimi? İnsan yaşlandıkça değil, yanlışlarını fark ettikçe yaşlanır. Gece karanlığında sorular diziliyor önüme: Nerede kaybettim? Hangi dönemeçte bıraktım çocuksu huzuru? Yoksa hayat, herkesin avucuna bir parça kırık cam bırakıyor da biz onu sevdiklerimizi tutarken mi kanatıyoruz? Bir yanım diyor ki: “Zaman suç ortağıdır. ” Diğer yanım fısıldıyor: “Hayır, sen kendi gençliğinin hırsızı oldun. ” O eski evin duvarlarına sığınıyorum gözlerimi kapatınca. Kardeşimle aynı odada, pencereden süzülen sabah ışığında gelecek hayalleri kurduğumuz günler… O yıllarda gelecek denen şey,
Duygu ve Düşünce