Sabah, odanın içine usulca değil, sanki suçluymuş gibi girdi. Perdenin aralığından süzülen solgun ışık, gece boyunca üzerimde biriken düşünceleri ürkütmeden yoklamak ister gibiydi; ama ben çoktan uyanıktım. Uyanık demek ne kadar doğru bilmiyorum, çünkü gözlerim açık olsa da içimdeki ben hâlâ karanlık bir yerde, kendisiyle kavga ediyordu.
Yatağın kenarında otururken, içimdeki yorgunluğun bedene sığmadığını fark ettim. Bu bir uykusuzluk değildi; bu, ruhun uzun zamandır dinlenmeyi unutmasıydı. İnsan bazen hiçbir şey yapmadan da tükenebiliyormuş meğer. Sadece düşünerek, sadece hissederek, sadece hatırlayarak…
Pencereye yaklaştım. Camın üzerindeki yağmur izleri, sanki benden önce ağlamış birinin sessiz itiraflarıydı. Dışarıda hayat devam ediyordu; insanlar bir yerlere yetişiyor, kapılar açılıp kapanıyor, sesler birbirine karışıyordu. Ama bütün bu hareketin ortasında, ben tuhaf bir şekilde durmuş hissediyordum. Sanki zaman beni unutmuştu da yoluna bensiz devam ediyordu.
Kendimle baş başa kaldığım bu anlarda anlıyorum: İnsanı asıl yoran şey yaşadıkları değil, yaşadıklarını kimseye anlatamıyor oluşu. İçimde kelimelere dönüşememiş bir ağırlık var; konuşsam da eksik kalacak, sussam da boğacak cinsten. Bazen düşünüyorum da, belki de bazı duygular insanın içinde kalmak için var… Söylendiği anda anlamını yitiren, ama saklandıkça ağırlaşan.
Yoruldum. Ama bu öyle “dinlenince geçecek” bir yorgunluk değil. Bu, insanın kendisine yabancılaştığı, aynaya bakarken bile biraz geciktiği bir hâl. Kendime bakıyorum ama tanımıyorum. Eskiden güldüğüm şeyler şimdi sessiz; eskiden susabildiğim yerde şimdi içim çığlık atıyor.
Belki de en acı olan şu: İnsan her şeye alışabiliyor ama kendisinin bu hâline alışamıyor. Güçlü görünmeye, idare etmeye, “geçer” demeye alışıyor; fakat içten içe, bir