Mehmet Emin Alperen Kılıç

Mehmet Emin Alperen Kılıç
@toprakvegokyuzu
Vuruşmayı bırakıp sevişmeye başlamanız lazım.
İşçi (amele)
İstanbul
İstanbul, 1990
375 okur puanı
Mart 2019 tarihinde katıldı
Vah toprakta ya da suda çırpınana bakıp da renk, dil, din görene.
Reklam
Parola
"Pes imdi işittiğini ko, görenden haber al. Elbette bir gün sen dahi göresin, geçen hallerine ha gülesin, ha gülesin."
Bir şiiri yazdıran saikleri ve şairin söz konusu şiirine dair kendi sözlerini ifşa ederek şiirin üzerindeki örtüyü mü kaldırıyorum? Bence dokunmuş olmuyorum örtüye. Ben dokunmasam da küfrün melankolisi başını uzatıyor. Saçını okşamalı ve bir öpücük kondurmalıyım. İnanmanın umut etmek olduğunu biliyorum, küfrün melankolisinin tezkiyeye muhtaç olduğunu seziyorum. Âlemde herkes haklı değilse de mazur. Özürlü. * " Gür sesiyle biraz olsun ilgi uyandıran bir şiir olmuştu ama okuyup sevenlerin bile doğru anladığından şüpheliyim. Şiir, .....'nun ...... şiirinin ilhamıyla başlıyor, 'peccavimus' da ondan alıntı: Günahkarız. Akabinde Nietszche konuşuyor sanki. Evvela yine Hermetik düstura gönderme var: Yukarıda nasılsa, yerde öyle. Genç adamın sevdiği kadın ölebildiyse, insanlar sınırsız arzuları ve şeytanlıklarıyla böyle bir masumiyet ve güzelliğe kıyabildilerse, yukarıda tanrı da ölebilir. Yani tanrı insanın yalnız aynasıdır, onun rütbece üstü değil. O zaman 'tanrı ölüdür', daha önemlisi, 'onu biz öldürdük.' İlk bakışta anlaşılanın aksine, bu anti-teist bir şiir değil. Onun ötesi. Arayış olmasaydı, tanrı var olmaya devam edebilirdi. Fakat sınırlı zihinlerle onu aramaya kalkanlar asla bulamayacaklar ve benim gibi 'yoktur' diyecekler. Genç adamın tanrıyı öldürmesi bundan; genç adam yetenekli, genç adam öfkeli, genç adam idealist... Fakat asla idrak edemeyeceği, tabiatının çok ötesindeki bir âlemin kendi âlemine düşen gölgesiyle kavga ediyor yalnızca. İki boyutlu bir âlemde üç boyutlu bir varlığın ancak kesitini görebilecek olmamız gibi. Sonunda başarıyor, iki boyutlu âlemindeki kesiti öldürüyor. **Fakat aslında tanrıyı ikiye bölmüş demektir, idrak edebileceği sınırın ötesine geçemiyor zira. Bu yüzden kendi 'şov'una başlıyor, kendisini tamam hissedebilmek
Lakırdı
Efkristiya ve ism-i azam olarak ekmek yan yana durdular bir an zihnimde. Biliyorum ki insanın yeyip içtiği nesnelerde Tanrı'nın hâzır olduğuna dair inanışı İsa peygamberden, dolayısıyla şükran ayininden daha eski. Antik Mısır kalıntılarında buna işaret eden tasvirler mevcut. Mısır'da, Kıptîler'in diğer Ortodokslar ve Katolikler gibi şükran ayinini ekmek ve şarapla tertip ettiklerini gördüm. Gerçi onlar, müslüman komşularından etkilendiklerinden olsa gerek, %5-6 alkol içeren şaraplarını ayin sırasında suyla daha da inceltiyorlar. İmam Câfer-i Sâdık, ism-i azam diye bir şey olmadığını söylemiş. Belki de haklıdır. Esmaü'l-hüsnâ tabiri de aslında 'en güzel adlar'dır ve zaten en güzel adlar Tanrı'nındır. Kimden dinlediğimi hatırlamıyorum fakat rivayet odur ki tekkenin birinde meczubun teki, "ism-i azam ekmektir, baksana herkesin dilinde ekmek!" diyerek bir bomba bırakmış ortaya. Genellikle bombayı bizzat kendisi ortaya bırakmaktan çekinen yazar, bir meczup dervişe, müvellehe başvurur ki başını koruyabilsin, Molla Kasım'lardan sakınabilsin. Kimse kim, neyse ne, ben de inanıyorum ki ism-i azam ekmek olabilir. Şu dünya dönmeye ve Adem ve Havva türkü söylemeye başlayalı, en çok anılan ad ekmeğin adıdır her dilde ve bilgenin birinin dediği gibi, kişi hangi lisanı konuşursa koşsun, farkında olsun ya da olmasın, zikir halindedir. Tohumun serüveni yalnızca buğdayın, yani doymanın değil üzümün ve esrimenin de serüvenidir elbette. Böylelikle belki de şu söylenebilir: Buğday sarhoşu bilmeden ism-i azamı tekrarlar durur, üzüm sarhoşunun buğday sarhoşunu ekmek aşkından ötürü tan etmesi lüzumsuzdur.
Lakırdı
Bilindiği üzere konmak ve söyleşmek yani konuşmak için, konacak uzam ve en az iki kişi gerekir. İki kişi konuştuğunda, lisanları ne olursa olsun, en azından dört, beş bin yıllık enstrümanları kullanırlar, ki bu dört beş bin yıllık enstrümanlar da, kendilerinden evvelki dört beş bin yıllık enstrümanların geliştirilmesiyle peyda olmuşlardır. Ucu, iki ayağı üzerinde doğrulan ilk kişiye, yani ilk insana varan bir zincir gibi düşünülebilir. Konuşanlar farkında olsunlar ya da olmasınlar, enstrümanları kullanırken, kendileri de birer çalgıya dönüşür. Tohumu, yani buğdayı, yani ekmeği terennüm ederler. Zaten ilk insan sürgün vermesi için dünya toprağına ekilen bir tohumdan başka nedir? Konuşur, yani kendilerini çalgı kılarken, ezgilerini güzelleştirebilmenin yeni yöntemlerini eski üst-öykülerden türetirler. Anlamak namlı eylem buradan doğmuştur. Çalgılarını, bir başka değişle kendilerini, anlayış vasıtasıyla akort ederler. Ekmeğin yanına üzüm eklenir böylece. Ekmek türküleri, şarap türkülerine yol verir. Gün olur, megakentler kurulur. Köy kasaba kentteki 'ben nereye aitim?' (cevap: Bu ele) Sorusu, megakentte 'ben kimim?' (cevap: Ara bul) Sorusuna dönüşür. Çalgıyı akort edecek anlayış, artık kişiye dağıtılmaz olmuştur. Nitekim töreli pre modern toplumda anlam dağıtılırken modern toplumda anlamı inşa etmek kişiye terk edilmiş bir sorumluluk haline gelmiştir. Kişiler arası birliği (kohezyon) ve aidiyet hissini neredeyse otomatik bir biçimde sağlayan kurumlar geçen yüzyıldan bu yana zayıflamayı sürdürdüler. Dini cemaatler, ticari birlikler, mahalle konseyleri, geniş aileler belki de 'mükemmel' yapılar değillerdi ancak insan soyuna dair en ilksel esaslardan birini yaşatmayı bildiler: Uzunca zaman aynı kişilerle, yüz-yüze, sürek içerisinde devamlı tekrar eden bir biçimde
Reklam