Bilindiği üzere konmak ve söyleşmek yani konuşmak için, konacak uzam ve en az iki kişi gerekir. İki kişi konuştuğunda, lisanları ne olursa olsun, en azından dört, beş bin yıllık enstrümanları kullanırlar, ki bu dört beş bin yıllık enstrümanlar da, kendilerinden evvelki dört beş bin yıllık enstrümanların geliştirilmesiyle peyda olmuşlardır. Ucu, iki ayağı üzerinde doğrulan ilk kişiye, yani ilk insana varan bir zincir gibi düşünülebilir. Konuşanlar farkında olsunlar ya da olmasınlar, enstrümanları kullanırken, kendileri de birer çalgıya dönüşür. Tohumu, yani buğdayı, yani ekmeği terennüm ederler. Zaten ilk insan sürgün vermesi için dünya toprağına ekilen bir tohumdan başka nedir? Konuşur, yani kendilerini çalgı kılarken, ezgilerini güzelleştirebilmenin yeni yöntemlerini eski üst-öykülerden türetirler. Anlamak namlı eylem buradan doğmuştur. Çalgılarını, bir başka değişle kendilerini, anlayış vasıtasıyla akort ederler. Ekmeğin yanına üzüm eklenir böylece. Ekmek türküleri, şarap türkülerine yol verir.
Gün olur, megakentler kurulur. Köy kasaba kentteki 'ben nereye aitim?' (cevap: Bu ele) Sorusu, megakentte 'ben kimim?' (cevap: Ara bul) Sorusuna dönüşür. Çalgıyı akort edecek anlayış, artık kişiye dağıtılmaz olmuştur. Nitekim töreli pre modern toplumda anlam dağıtılırken modern toplumda anlamı inşa etmek kişiye terk edilmiş bir sorumluluk haline gelmiştir.
Kişiler arası birliği (kohezyon) ve aidiyet hissini neredeyse otomatik bir biçimde sağlayan kurumlar geçen yüzyıldan bu yana zayıflamayı sürdürdüler. Dini cemaatler, ticari birlikler, mahalle konseyleri, geniş aileler belki de 'mükemmel' yapılar değillerdi ancak insan soyuna dair en ilksel esaslardan birini yaşatmayı bildiler: Uzunca zaman aynı kişilerle, yüz-yüze, sürek içerisinde devamlı tekrar eden bir biçimde