“Hayalini kurduğu şey onun ruhuna sahip olmaktı, her türlü kabalıktan azade, zihninde belirli bir biçime sokamadığı özgür bir ruh yoldaşlığıydı. Bunu düşünmemişti. Böyle bir şey daha önce aklına hiç gelmemişti.”
“Kızın saflığı yumruk gibi çarpmıştı suratına. Onu afallatmıştı. İyiyi ve kötüyü bilirdi, ama varoluşsal bir nitelik olarak saflık ve masumiyet, asla aklına gelmemişti.”
“Onun bedeni, ruhunun giysisinden öte bir şeydi. Ruhunun zuhur etmesi, içindeki ilahi özün saf ve zarif bir cisme bürünmesiydi. Bu ilahi duygu, genci allak bullak etti. Sarsıp aklını başına getirdi. O ana dek hiçbir ilahi kelam, hiçbir tanrısal alamet, hiçbir semavi işaret ulaşmamıştı kendisine. İlahi olan hiçbir şeye inanmamıştı. Hep dinsiz olmuş, rahiplerle ve ruhlarının ölümsüzlüğüyle tatlı tatlı dalgasını geçmişti. Bu hayatın ötesinde bir hayat yoktu ona göre; hayat o anda ve oradaydı, sonrasıysa sonsuz kör karanlıktı. Oysa kızın gözlerinde gördüğü şey ruhtu... hiçbir zaman ölmeyecek ebedi ruh.”
“Sonunda o kadınla karşılaşmıştı; kadınlar hakkında düşünmeye alışık olmadığı için pek düşünmediği, ama günün birinde karşılaşacağını belli belirsiz de olsa umduğu kadınla. Aynı masada, hemen yanında oturmuştu. Elini elinin içine almış, gözlerinin ta içine bakmış ve orada güzel bir ruh görmüştü; aynasında parladığı gözler kadar, ona biçim verip ifade kazandıran beden kadar güzel bir ruh. Onun tenini ten olarak görmedi ki bu onun için yeni bir şeydi, çünkü tanıdığı kadınları yalnızca tenden ibaret olarak düşünürdü. Teni her nedense farklıydı kızın.”
“Hayatı boyunca sevgi açlığı çekmişti. Sevgiye hasretti. Varoluşunun temel talebiydi sevgi. Ama hiç sevgi görmemiş ve zaman içinde katılaşmıştı. Sevgiye ihtiyaç duyduğunu fark etmemişti bile.”