Düşünmek... Bu, insanoğlunun en değerli özelliklerinden biri olan kabiliyetini geliştirmek... İşte, bu tarihi dönemde, İslâm aydınına düşen büyük ödev. İslâm, düşünmeyi, insana sürekli olarak bir ödev bilmiştir. Kur'an, yüzlerce ayette, bu ödev üzerinde durur. Düşünmeğe çağırır.
Değil sürekli ilim çalışmaları, günlük önemli siyasi problemlerimizde bile, buradaki peykleri aracılığıyla “dış basın” denen batı kafası, bize en yarayışsız çözümü empoze eder. Sanki, biz korkarız da bizim yerimize o düşünür.
Deneyci metodun düşünce dirilişimizdeki durumu budur. Aktarmacı metodsa, bir ruh ve kafa köleliği olarak, doğurgan düşünceyi öldürür. Çalışmayan zekayı köreltir.
Geriye belli başlı metod olarak tarih metodu kalıyor: kendi kültürümüzün geçmişini bugüne bütünüyle aktardıktan sonra, ortaya çıkacak düşünce doğrultularında ilerlemek.
Düşünce alanında tam bir aktarıcıyız. Hatta aktarmaya bile yetişemiyoruz. Üniversiteler tarihi köklerinden bağlarını koparmış yapma eserlerdir. Fransız, İngiliz, Amerikan veya Rusya kültür merkezlerinin bir şubesi gibidirler. Genel düşünce akımında ve ilim alanında bir ekol değerleri ve iddiaları yoktur. Eğitim ve öğretim bütününde, ne tarihçi, ne deneyci bir metod vardır. Aktarmacılıktır temel olan.
Düşüncede diriliş olmaksızın inançta diriliş gelişemez. İnanışta diriliş olmaksızın da duyuşta, duyarlıkta, yani sanat ve edebiyatta diriliş başlayamaz.