İnsanlar bedenlerini süslemek için servet harcarlar, akıllarını süslemek içinse hiç çaba göstermezler. Bu yüzden çoğu dışarıdan parlak, içeriden çürüktür.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Bir Batılı, Doğu'ya yönünü çevirip de söz sanatıyla ilgili bir şeyler bulmaya çalıştığında karşısına mutlaka Ômer Hayyam, Nizami, Sadi veya Hafız çıkar.
Milattan önce 6. yüzyılda yaşamış Çinli düşünür Konfüçyüs toplumun çok değiştiğinden, artık eskisi gibi insanlar arasında saygı kalmadığından ve kadın ile erkek arasındaki ilişkilerin bozulduğundan yakınır. Değişimi bir bozulma olarak görür. Konfüçyüs'ün ilkçağ toplumu için tanımladığı "artık gençler, kadınlar ve kızlar eskisi gibi değil" yakınması aslında her toplum için geçerlidir. Günümüzde de insanlar toplumda bozulmanın arttığı konusunda neredeyse aynı fıkirdedirler. Bu tarz yaklaşımlar kaçınılmaz olarak gelecekteki herhangi bir tarihte de var olacaktır. Değişen üretim, ulaşım ve iletişim araçları insanların toplumdaki davranışlarını, konumlarını ve statülerini de değiştirmektedir. Bunun değişmemesi anakronik bir yaşam tarzı getirir. 21. yüzyıldaki hiçbir ferdin 19. yüzyıl hatta 20. yüzyılın davranış şekli, statüsü ve aile yapısına bağlı kalarak yaşaması mümkün değildir. Ancak bunu mümkün kılmaya çalışanlar vardır ve onlar da kapalı toplumlardır.
Rönesans'ın ve Batı kültürünün temelinde dil öğrenme merakı ve zevki yatmaktadır. Eskiçağ kültürlerini tekrar gün yüzüne çıkaranlar ise filologlar olmuştur. Diğer taraftan İngiltere'deki tarih eğitiminde filoloji vazgeçilmez bir temel alan haline gelmişti. Tarih eğitimi alan Gertrude Bell veya Thomas Lawrence gibi kişiler okullarında faklı dil bilgileriyle donatılmış hale gelebiliyorlardı. Bu da onlara diğer kültürleri anlama ve o kültürler hakkında söz söyleyebilme yeterliliği sağlı yordu. İngiltere'yi büyük bir imparatorluk haline getiren etkenlerden biri açık toplum içinde yetişen bireylerin dünya literatürüne ve kültürel özelliklerine hakim bir noktaya gelmesidir. Böyle bir toplumda siyasetçiler, iş adamları veya eğitimciler incelendiğinde her birinin birkaç farklı dil bildiğini görmek hiç de şaşırtıcı olmazken aynı özelliği kapalı toplumlarda görmek mümkün değildir. Bu toplumlarda bırakın başka dilleri ve kültürleri öğrenmek, birey kendi dilini ve kültürünü dahi özümseyecek yeterliliğe sahip bir noktaya gelememektedir.
İngiltere 18. yüzyıldan itibaren toplumsal yapısını değiştirerek dış dünyaya açık bir konum elde etti. Bunu yaparken de kullandığı araç diğerlerinin dillerini öğrenmek oldu. Bu konuda gösterilen çaba başarıyla sonuçlandı. Toplum içerisindeki bireylerin birkaç farklı dili aktif olarak kullanabiliyor olması önemli bir üstünlük sağladı. İngiltere'deki bu tavır, İngilizceyi zayıflatmamış, tam tersine onu bir dünya dili haline getirmiştir. 19. yüzyıl İngiltere'sinin klasik eğitiminde öğrencilerin farklı dilleri öğrenmeleri çok önemliydi. Latince ve Grekçe mutlaka öğretiliyordu. Bu iki dile ek olarak Fransızca ve Almanca gibi dönemin önemli dillerinin de öğrenilmesi teşvik ediliyordu. Gertrude Bell de bu dilleri gittiği okullarda öğrenmiştir. Mezun olduğunda Latince, Grekçe, Almanca ve Fransızca biliyordu. Bunlardan başka İtalyancayı da okulda öğrenmeye başladığını 1 Aralık 1 889'da annesine yazdığı mektuptan öğreniyoruz. Mektubunda İtalyancasının gittikçe gelişme gösterdiğini, kendisine Cassell's Italian Dictionary'sini göndermesini istiyordu.