benim için ikiye bölünmüş ama tamamlanamamış bir okuma deneyimi oldu. Kitabın ilk yarısını gerçekten zorlanarak okudum; sayfalar ilerlemiyor, hikâye bir türlü beni içine çekmiyordu. Cümlelerin çoğu sanki bilinçli olarak yarım bırakılmış, duygular ima edilmiş ama tam söylenmemiş gibiydi. Bu üslup elbette edebî bir tercih olabilir; fakat ben okur olarak o boşlukları doldurmakta zorlandım. Metinle aramda görünmez bir mesafe oluştu ve o mesafe kapanmadı.
Bir noktadan sonra kendimi sürekli erteleyerek okurken buldum. “Belki birazdan açılır” diyerek ilerlemeye çalıştım ama o akış hissi bir türlü gelmedi. Sonunda kitabı yarım bırakma kararı aldım. Bu benim için kolay bir karar değildir; genelde başladığım kitabı bitirmeye çalışırım. Ancak burada zorlamanın bir anlamı olmadığını hissettim.
Hikâyeyi merak ettiğim için sinema uyarlamasını izlemeye gittim. Film de tıpkı kitap gibi, internette karşılaştığım yorumlardaki kadar sarsıcı ya da “çığlık çığlığa ağlatan” bir deneyim sunmadı bana. Elbette etkileyici sahneler vardı; fakat anlatılan trajedinin ağırlığı ile benim hissettiğim duygu arasında bir mesafe vardı. Beklenti çıtası o kadar yükseltilmişti ki, ister istemez izlerken o beklentiyle kıyasladım.
Oysa hikâyenin temelinde gerçekten güçlü bir olay örgüsü var. Bir kaybın etrafında şekillenen aile dinamikleri, anne karakterinin iç dünyası ve dönemin atmosferi teoride çok etkileyici. Kurgu potansiyel olarak sağlam ve derin. Fakat benim için mesele “ne anlatıldığı” değil, “nasıl hissettirdiği” oldu. Karakterlerle güçlü bir bağ kuramadım. Okurken de izlerken de kendimi hikâyenin dışında hissettim.
Belki sorun, anlatımın bilinçli olarak parçalı ve suskun bir yapıya sahip olmasıydı. Cümlelerin eksik kalıyormuş hissi, bazı duyguların tam ete kemiğe bürünmeden geçip gitmesi… Bu,