Ölüm ve yaşam nasıl da tekrarlanan bir döngü, değil mi? Ya ölüler yaşayanlar, yaşayanlar ölüler ise? Ya zamanın kıskacında kalmış anlardan oluşan, duyguların içine hapsolmuşsak?
Zamanın bir oyunu yaşam denen macera. Neresindeyiz?
Kenet. Hakan Akdoğan’ın yeni kitabı. Yine vurucu ve yine düşündürücü kelimelerle anıları, anıların içindeki duyguları ince ince aklınıza kenetliyor.
“Anın içinde kendini ararken, geçmişin anılarını zihin nereye kadar götürebilir?” sorusunu içime işledi. Karakter belki farkında değil ama kendini dayısının ölüleri yatırdığı masaya yatırmış; her yerini milim milim kesip biçiyor adeta. Kestiği ve biçtiği ise bedeni değil, ruhu.
”…Bildiklerimi bildiğimden şüpheye düşüyorum. Birçoğunun uydurma olduğunu, başka bilgiler üzerine inşa ettiğim bir yanılsama zinciri içinde farkındalığımı yitirdiğimi anlıyorum.”
“… Şu durumda, kendisini bulmak ve kendisiyle ilgili doğru bir yargıya varmak isteyen kişinin kendisine dışarıdan bakmasının imkansızlığını anlayıp bu imkansızlığı aşmak için dışarıdan bakmanın imkansızlığını kavrayan bir başkasına bakarak kendisiyle ilgili doğru bir yargıya varmasının mümkün olup olmadığını sorgulaması gerekir.”
Hikâye zorbalık üzerinden ilerlese de, alt metinde tinini arayan kişinin kendini bulmak için anılarına dönüp, bu anıların izlerinden ruhuna ulaşma çabasını görmek mümkün. Huzursuzluk içinde huzuru arayan Haşmet’te kendimden çok şey buldum.
Kitap bitti, ama aklımda bir soru dönüyor: Ölümün gerçekliğinde yaşadığım her an geçmişe karışırken, anın içinde kalan huzursuz ruh sendromu diye bir şey mi yaşıyorum? Kendimi bildim bileli o masada tinimi kesip biçiyorum; Haşmet’ten sonra anladım ki işim daha bitmemiş. Hatta daha söyleyecek çok şey var kitap hakkında… dedim ya ameliyata devam etmeliyim…
@hakanakdogan_