Bazı kitaplar vardır; okurken değil, bittikten sonra kalbinizde büyümeye devam eder. Hamnet tam olarak böyle bir roman.
Maggie O’Farrell bu hikâyede yalnızca bir çocuğun kaybını anlatmıyor; bir annenin kalbini, bir ailenin kırılgan dengesini ve yasın insan ruhunda bıraktığı derin yankıyı anlatıyor. 16. yüzyıl İngiltere’sinde geçen bu roman, tarihsel bir olaydan yola çıkarak sade bir anlatımla okuyucuyla buluşmuş.
Romanın merkezinde Agnes var. Sezgileri güçlü, doğayla iç içe yaşayan, çocuklarına duyduğu sevgiyle dünyayı anlamlandıran bir kadın. Onun anneliği, korkuları ve sezgileri o kadar güçlü bir şekilde anlatılıyor ki okur olarak sadece bir hikâyeye tanıklık etmiyor, adeta bir annenin kalbinin içine davet ediliyorsunuz.
*Kitabın dili sakin ama derin; gösterişli cümlelerden çok sessizliklerin, küçük anların ve görünmeyen duyguların gücüne dayanıyor.* O’Farrell, kaybı büyük dramatik sahnelerle değil; evin içinde dolaşan bir sessizlik, eksilen bir nefes, değişen bir bakışla anlatıyor. Ve belki de bu yüzden romanın hüznü çok daha gerçek hissediliyor.
Hamnet, yalnızca bir yas hikâyesi değil. Aynı zamanda sevginin insanı nasıl şekillendirdiğini, bir kaybın bir aileyi nasıl dönüştürdüğünü ve hatıraların zamanla nasıl daha parlak hale geldiğini anlatan derin bir roman.
Bazı hikâyeler bittiğinde kapanır.
Ama bazıları kalbinizde yaşamaya devam eder.
Hamnet işte o hikâyelerden biri.
(Kitabın yarısında filmini izlemiş biri olarak tamamen okumadan filme başlamayın derim.)