Ölüm ya büsbütün hiçlik ya da herkesin kabul ettiği gibi ruhun bu dünyadan göçüşüdür. Ölüm bir kimsenin rüyasız uykusu gibi şuursuzca bir şeyse o zaman mükemmel bir fevkaladedir. Çünkü o zaman, zamanın bütün akışı tek bir gece gibi görünecekti. Ama ölüm, bizi bu dünyadan öbür dünyaya götüren bir yolculuk ise, herkesin dediği gibi bütün ölenler başka bir dünyada yaşıyorsa, Hâkimlerim, bizim için bundan daha büyük ne nimet olabilir?
İnsanların en büyük korkusu olan ölümün, hakikat hâlde büyük bir iyilik olmadığını kim bilebilir? Bilmediğimiz bir şeyi, biliyoruz diye iddia etmek yüz kızartıcı bir şey değil midir?
“Doğrusu, belki ikimiz de hiçbir şey bilmiyoruz ama ne de olsa ben ondan daha bilginim, çünkü hiçbir şey bilmediği halde bildiğini sanıyor, bense bilmiyorum ama bildiğimi de sanmıyorum. Demek ki ben ondan bu kadarcık çok fazla bilgiye sahibim. Çünkü, hiçbir şey bilmediğimi biliyorum.”
Sokrates’in yargılamasında, Sokrates hakkındaki suçlamaların asılsız olduğunun ispatı Sokrates’ten bekleniyor, aksi halde “ateş olmayan yerden duman çıkmaz” mantığıyla suçlu bulunacağı söyleniyor. O dönemin şartları ve o süreçte hakim olan pozitif hukuk böyle gerektiriyor olabilir ama bizim hukukumuzda, kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür. (TMK 6) -HMK 190’ı ayrı tutuyorum. Bu maddeye göre bir vakıayı kimin ileri sürdüğü değil, kimin bundan lehine bir hak çıkardığı önemlidir. Ki zaten olayda vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafın Sokrates olamayacağı da aşikardır.- Yani iddiayı ortaya atan kişi iddiasını ispat etmek zorundadır. İspat yükü üzerine düşen taraf ispat etmesi gereken hususu ispat edemediği durumda ispatsızlık durumu söz konusu olacaktır. Bence doğrusu da budur. Aksi durum “çamur at izi kalsın” muhabbetine zemin hazırlamaktan başka bir şey değildir.