Bugün öğle arasında yemeğimi yemek için 29'a gittim. Sürekli kuşların kanat sesleri geldi kulağıma. En son kafamı kaldırıp yukarı baktığımda beyaz bir güvercinin durduğu yerde kanat çırpışına şahit oldum. Hani güvercin beslerler ya. Kuşcağız alışır, nereden salarsan sal yine o balkona o çatıya konar. Onlardandı işte. Beyaz bir güvercin... Ağzımdaki lokmayı çevirirken güvercinle anlam veremediğin bir bağ kurdum, onu anlamaya çalıştım. Asıl özgürlüğün ne demek olduğunu ben ona, bu halimle anlatmak istedim. Hayvancağızın kanatları olduğu halde bırak çatıdan çatıya konmayı, aşina olduğu çatıdan ayrılmaya cesaret edemediğini görmek yüreğimi dağladı.Daha sonra bir parça çalmaya başladı zihnimde: Adagio in G Minor. Dün sabahın altısında gün aymamışken hissettiklerim gibi. Saf, beyazlar içindeki o güvercinin şarkısı olarak ilan ediyorum bunu. Uçabilecekken kanatlarını umutsuzca çırpan o güvercine, rüzgarı kanatlarının altına doldurup da çok uzaklara gidebilecekken bir evin çatısına mahkum olan o güvercine... Uçmaktan korkmayı ben de bilirim; özgürlüğün büyüsüne kapılıp bilmediğin "uzaklara" gidip geri dönememekten korkmayı, gökyüzünde süzülebilecekken o güvendiğin çatıya umutsuzca geri dönmeyi ben de bilirim. Tıpkı bir papağanın, hiçbir müzisyenin bestesinde rastlayamayacağınız ezgileri cıvıldaması yerine ona öğretilen alelade kelimeleri tekrar edip durması gibi. Hayat işte. Ne yazık ki her birimiz bize ait olmayan yaşamları sürdürüp gidiyoruz.