Karşımda şu an üç vesikalık var. Üç vesikalık, üç farklı çocuk... Üçünün de küçük hayatlarındaki sorunları ayrı ama bir o kadar da aynı: Üçünün de tek bir hayali dahi olmamış. Geleceğe dair düşündükleri tek şey "büyümek" olmuş.
Bu zamanları o kadar sabırsızlıkla istemişler ki filmi ileri sararken ne çok şey kaçırdıklarından haberleri olmamış.
Şimdiyse anılarımı hatırlamaya, düğümlenmiş şeritleri tekrar sarmaya çabalıyorum. Ama bilmiyorum ki o makaralar etrafında umutsuzca dönüp duruyorum.
Bazen "şimdiden" o kadar bunalıyorum ki çocuk gamsızlığını özlüyor; büyümek için sabırsızlanan o çocuklara film rulosundan fırladığım gibi koşmak, omuzlarından tutup "hayat senin düşündüğün gibi değilmiş çocuğum" diyerek sarsmak hırpalamak istiyor, tatlı ama bir o kadar da kendilerini zehirleyen rüyalarından uyandırdıktan sonra bağrıma basmak için karşı konulmaz bir arzu duyuyorum.
Çünkü o çocuklar öyle masumdular ki... Büyümenin beraberinde getirmiş olduğu sorumluluklardan bir haberlerdi. Onlar büyüyecekti ama her şey aynı kalacaktı. Onların omuzları dikleşirken ailesi toprağa eğilmeyecekti mesela. Böyle olmalıydı o küçük hayatlara göre.
Şimdiyse gerçeklere dönme vakti. Yine de hâlâ büyümeyi kabullenemiyorum. Kendime bu kadar dil döktüğüm satırları hiçe sayarak önümde annesiyle el ele yürüyen minik bedenlere o kadar özeniyorum ki; sırtımda taşıdığım çantanın ağırlığı altında eziliyor, gelecekte üstleneceğim daha nice sorumluluğun yükünü şimdiden hissediyorum. Şimdiyi yaşamanın kıymetini geç de olsa anlıyorum. İşte o zaman büyüdüğümün farkına varıyorum.
Yine de insan bazen ait hissetmek istiyor: bir şehre, bir eve, bir insana. Eh bunlar yarım yamalaksa yapabileceğim tek şey her gün selamlaştığım kedicanlarımdır. Bir gün beni de aralarına alsalar; her kaldırım başına dökülen bayat kuru mamaların arasından en tazesini bulmak icin yarışsak, bir farenin peşine takılıp öğle yorgunluğuyla her zamanki beyaz arabanın üstünde sahibi bizi kışkışlayana kadar keyif çatsak... Kedi olsan bile hayat koşuşturmacası bitmiyor. Demek ki asıl sorun nefes almakta.
Bugün öğle arasında yemeğimi yemek için 29'a gittim. Sürekli kuşların kanat sesleri geldi kulağıma. En son kafamı kaldırıp yukarı baktığımda beyaz bir güvercinin durduğu yerde kanat çırpışına şahit oldum. Hani güvercin beslerler ya. Kuşcağız alışır, nereden salarsan sal yine o balkona o çatıya konar. Onlardandı işte. Beyaz bir güvercin... Ağzımdaki lokmayı çevirirken güvercinle anlam veremediğin bir bağ kurdum, onu anlamaya çalıştım. Asıl özgürlüğün ne demek olduğunu ben ona, bu halimle anlatmak istedim. Hayvancağızın kanatları olduğu halde bırak çatıdan çatıya konmayı, aşina olduğu çatıdan ayrılmaya cesaret edemediğini görmek yüreğimi dağladı.Daha sonra bir parça çalmaya başladı zihnimde: Adagio in G Minor. Dün sabahın altısında gün aymamışken hissettiklerim gibi. Saf, beyazlar içindeki o güvercinin şarkısı olarak ilan ediyorum bunu. Uçabilecekken kanatlarını umutsuzca çırpan o güvercine, rüzgarı kanatlarının altına doldurup da çok uzaklara gidebilecekken bir evin çatısına mahkum olan o güvercine... Uçmaktan korkmayı ben de bilirim; özgürlüğün büyüsüne kapılıp bilmediğin "uzaklara" gidip geri dönememekten korkmayı, gökyüzünde süzülebilecekken o güvendiğin çatıya umutsuzca geri dönmeyi ben de bilirim. Tıpkı bir papağanın, hiçbir müzisyenin bestesinde rastlayamayacağınız ezgileri cıvıldaması yerine ona öğretilen alelade kelimeleri tekrar edip durması gibi. Hayat işte. Ne yazık ki her birimiz bize ait olmayan yaşamları sürdürüp gidiyoruz.
Göğsünü yardığımda yaşadığı söylenen çoğu insanın aksine pamuklar arasında bir kalp ile karşılaşacağımı biliyorum. Gözden çıkarılmak ne acı ama değil mi?