Daha iyisini, daha fazlasını, daha büyüğünü, daha gösterişlisini, daha yükseğini istemek ya da bunlara ulaşmak bir insanı mutlu, başarılı ve huzurlu yapmaya yetmez.
Eğer insan kendini sadece farkına vardığı fizik bedeninin motor faaliyeti ve korteks fonksiyonları ile sınırlı bir varlık olarak görmekte ısrar ederse, daha uzun bir süre cinlerle boğuşmak zorunda kalacaktır.
Asırlarca cin-peri masalları ile yoğrulan bir toplumda, insanlara ne kadar bütün olan bitenin kendilerinden kaynaklandığını söyleseniz de, sonuçta bir defans mekanizması yaratıp suçu cinlere atarak rahatlamalarının önüne geçemezsiniz.
Obsesyonların yanısıra, nadir de olsa, psikiyatride bir de bahsedilmesinden pek hoşlanılmayan possesyon vakaları görülür. Bu konuya Jung biraz ilgi göstermiş, ama ondan başkası da el atma cesaretini bulamamıştır kendinde. Peter Blatty’nin ünlü romanı The Exorcist'in filme uyarlanmasından sonra insanı bıktıracak kadar ucuz taklitlerinde görülen abartılı sahnelerin dışında, gerçekten de başka bir varlığın hakimiyeti altına girmek gibi yorumlanabilecek durumlarla karşılaşılmaktadır. Ancak bu vakaların; konversiyon, dissosyatif bozukluk, epilepsi safhası, defans mekanizması, kişilik bozukluğu gibi ayırdedici teşhisi yapıldıktan sonra üzerin de durulması gerekmektedir.
Cin - ifrit edebiyatı ile açıklanmak istenen diğer sık görülen vakalardan biri de; obsesyonel nevroz’dur. Epilepsi benzeri vakalardaki gibi nörolojik inceleme imkanı tanımayan, yani sinir sisteminin organik veya fonksiyonel bir bozukluğu ile paralellik arzetmeyen bu nevroz tipini, bazı ekoller obsesif-kompulsif bozukluk olarak nitelerler.
Tarih boyunca o kadar yaygın görülmüştür ki, Musevilerin kutsal kitaplarından l.Şamuel'in kitabında dahi bu konuda bir örnek vardır:
M Ö. 11. asırda yaşamış olan İsrail kralı Şaul, peygamber kral David’in (Davud) başarılarını kıskanarak öfkeye kapılır. Bunun üzerine, Tanrı Yahveb tarafından Şaul’e kötü bir ruh musallat olur ve Şaul de bu varlığın etkisiyle şuurunu kaybederek damadı David’i mızrakla öldürmeye kalkışır. Ama, aklı başına gelince de yaptığına pişman olur. Fakat, Şaul içine düştüğü bu ruhsal bozukluktan bir türlü kurtulamaz ve öldürme saplantısına kapıldığı anlarda çalınan bir arp'ın nağmeleri ile biraz olsun sükûnet bulur.