"İşte gördün, ufacık tefecik bir kız ama o nasıl güzellikti öyle. Kör ölür badem gözlü olur derler a, öyle değil. Essahtan melek yüzlüydü bu Zühre. Sen de gördün işte, bu perperişan halinde bile dünya güzeli ya, görmesini bilene. Pek efendi, gencecik de bir kocası vardı. İkisi de ufacıkken evlendirmişler oğlanla. Nasıl severler birbirlerini. Sevda gözle görünecek bir şey mi hiç? Öteden şöyle bir baksan bunlara, gözünle görürdün sevdayı..."
“Sadaka” diyordu, “Allah rızası” diyordu ya, Yusuf biliyordu ki bir yandan da anasının tek eğlencesi buydu. Karnını doyurduğu kimsesizlerle sohbet eder, dertlerini dinler, onlarla ağlar, haline şükrederdi. Onlar cevap vermezse de kendi kafasında kurardı hikayelerini. Ne yapsın? Sinema yoktu ki gitsin film izlesin; okuması yoktu ki açıp roman okusun. Onun filmi de romanı da bu zavallılardı işte.
Beş yaşında bir kız çocuğunun karşısındaki babası da olsa, telefonda böyle çekingen ve kararsız bir sesle konuşması normaldi. Bir baba ise küçük kızıyla konuşurken aynı duruma düşmemeliydi. Ben düştüm.