İnsan, her sabah uyanınca güneşin doğuşunu bir "memuriyet" sanır. Oysa o ışık, bir sonraki güne uzanan gizli bir köprünün ilk halatıdır. Anneyle içilen bir acı kahve, kardeşin omuzuna bırakılan yorgun bir el, bir dostun gözlerinde kendi aksini aramak... Bunlar yaşamak dediğimiz o devasa makinenin dişlileridir. Biz fark etmeyiz; ama bizi yarına fırlatan sapanın lastiği, tam da o "umursamadığımız" anlarda gerilir.
Peki, neden erken düşer bu aklar şakaklarımıza?o beyaz teller, ötelerden gelen bir ihtardır. Çile kapısının tokmağına erken vuranın saçına kar yağar. Zamanın değirmeninde öğütülen sadece buğday değil, insanın bizzat kendisidir. Madde yorulur, et çöker, kemik sızlar; saçtaki ak, ruhun bedene sığmayışının, o büyük "Neden?" sorusunun dışarı taşmış beyaz çığlığıdır.
o ak, sadece yaşın değil, geçim derdinin, evlat hasretinin ve bir somun ekmeğin peşinde tüketilen ömrün nişanıdır. Alın teri kurumadan saça düşen o beyazlık, "ben bu hayatı hakkıyla, çarpışa çarpışa yaşadım" demenin sessiz lisanıdır.
Lakin asıl mesele saçın değil, ruhun ağarmasıdır. Saça düşen ak yakışır insana, bir vakardır. Ama ruh ağarırsa; heyecan pörsür, hayal kurur, insan o "görev" sandığı mucizeleri gerçekten birer yük gibi görmeye başlar. Ruhun ağarması, merakın ölmesidir. Bir çocuğun gülüşündeki sırrı, bir akşam sefasının kokusundaki şiiri duymamaktır.
"Ruhunuza ak düşmesin! Çünkü saçın beyazı sabunla temizlenir, yaşla silinir; ama ruhun beyazlığı, hayatın renklerine sırtını dönmek
Saçındaki akla aynaya bakabilirsin, ama ruhuna ak düşerse artık aynalarda kendini bulamazsın.
Sakın Aklanmayın :)