O devirlerde devletin yüksek kademeli mercilerine "kapu" denirdi. Hâlâ halkın dilinde gezen devlet kapusu sözü de o devirlerden kalma bir tarih bergüzârı olarak yaşamaktadır.
O devirlerde herkes mutlaka kendi evinde doğar; bâzan da ölünceye kadar bu doğduğu evde yaşardı. Onun için de doğduğu ev, yaşadığı mahalle hususî bir vatan, hayâlinin ve hâtırasının beşikten mezara kadar itinâ ile üstüne titrediği bir alâka ve râbıta merkezi olurdu.
Kendi başını kurtarmak icin baş yemek, siyasî nâmus ve içtimâî adaletten nasipsiz kalmış gâfil ve nâdanların kârı olalı beri değil midir ki memleket öksüz, bikes ve sahibsiz kalakalmıştır.
Yeni görüşlere, yeni buluşlara madde ve teknik esasına göre ayarlanmaya doğru giden bir dünya karşısında, yerinde sayan devlet ve cemiyet bünyesine çeki-düzen verecek otorite, keşke bir Hüsrev Paşa olsaydı. Halbuki o da, mensub oldugu klik de, kemikleşmiş klâsik ölçülerin dört duvar arasına sıkışıp kalmış; aşırı muhafazakarlardı. Halbuki bu sırada, milli ve tarihi esaslara kıyasıya balta sallayan Tanzimat zihniyetinin karşısında, tarihî mantaliteden hareket eden şuurlu, realist ve uyanık bir mukavemet cephesinin mevcudiyetine ne büyük ihtiyaç vardı.