Herhangi bir ahlak, kendinden daha yüksek bir ahlakı müdafaa eden bir ırk için tehlike arz ediyorsa, ırkçılık o ahlakın, hayat hakkını kabul etmez. Çünkü melezleşmeyle istila edilecek bir dünyada, güzellik ve asalet hakkındaki bütün düşünceler ve insaniyetin geleceği hakkında bütün ümitler ebediyen kaybolur.
Kültür ve medeniyet, bu dünya üzerinde üstün milletin varlığına ayrılmak kabul etmez bir şekilde bağlanmıştır. Bu hususun ortadan kalkması dünya üzerine bir barbarlık devrinin karanlık örtülerini çekecektir. Medeniyeti meydana getiren ve ellerinde tutanların kökünü kazımak, cinayetlerin en iğrencidir. Tanrı'nın en büyük eserine tecavüze cesaret eden kimse Tanrı'ya küfrederek, Cennetin elden kaçırılmasına yardımcı olur.
Irkçılık ise beşeriyet içinde, çeşitli milletlerin kıymetini kabul eder. Irkçı düşünce için, devleti ancak bir maksat saymak bir prensiptir. Bu maksat da, ırkların varlıklarının korunmasından ibarettir. Irkçılık, onların eşitliğine asla İnanmaz. Irkçılık, dünyayı idare eden ebedi iradeye uyularak, en iyinin ve en kuvvetlinin zaferini kolaylaştırmak, kötü ve zayıf olanların boyun eğmesini istemek mecburiyetiyle yüklenmiştir. Böylece tabiatın aristokratik prensiplerine saygı gösterir. Irkçılık, yalnız milletlerin aralarındaki farkları görmez, aynı zamanda bireylerin kıymet farklarını da tespit eder. Irkçılık, beşeriyete bir ideal vermenin gereğine iman etmiştir. Çünkü bu inanış, ırkçılığa göre, beşeriyetin varlığı için birinci şarttır.
Devlet, daha çok, ekonomik gerekliliklerden veya siyasi kuvvetlerin faaliyetlerinden meydana gelir. Bu inanış, ırkla irtibatı olan iptidai kuvvetlerin takdir edilmemesine ve ferdin kıymetinin hafife alınmasına sebep olur. Medeniyet meydana getirmeye kabiliyetli olan ırklar arasındaki farkları kabul etmeyen kimse, bireyler hakkında hüküm vermeye kalkıştığı zaman yanılmaya mahkûmdur. Irklar arasında bir farkı kabul etmeyip eşitliği kabul etmek milletler ve insanlar hakkında da aynı hükme varılmayı gerektirir. Esasen enternasyonalizmde mevcut olan genel bir felsefi düşüncenin Yahudi olan Karl Marx tarafından açıkça bir siyasi öğretiye çevrilmesinden ibarettir.
Esasen, Marksist görüş için bütün demokratik sistem, gayeye ulaşmak için bir araçtan başka bir şey değildir. Marksistler rakibini felce uğratmak ve kendi yolunu açmak için, her vasıtayı kullanırlar.
Burjuva sınıfına mensup parlamenterler memleketin asayişini, hâkim çoğunluğun üstün zekâsında gördükleri sıralarda, Marksistler, kenar mahallelerin bir sürü serserileri, firariler, parti ve Yahudi edebiyatı ile bir hamlede nüfuz ve iktidarı ele aldılar ve böylece demokrasiye büyük bir darbe indirdiler. Marksizm, yok etmeye kararlı olduğu milli ruhun sevgisini kazanmayı başaramadığı müddetçe, yıkıcı emellerinin karışık yollarını azimle takip ederek demokrasiyle beraber kol kola yürüyecektir. Eğer Marksizm, parlamento kazanında kendi aleyhinde bir şeyin kaynayabileceği ve pişebileceğine inanacak olursa, bütün bu parlamento oyunlarına derhal son verir.