Karşılaşmalar bize damga vurur. Altın harflerle yazılmış defterlere dönüşürüz. Sevdiklerimizin bize verdiği kelimelerle konuşmayı öğreniriz. Rilke, Paula'yı bir daha gördüğünde: "sesinde ipek misali kıvrımlar vardı".
Doğa bizden yakınsa hakkı var, dese ki: "Ne demek oluyor bu? Ben sizleri aşırı istekli yaratmadım; korkusuz, batıl inançsız, hainlikten uzak, her türlü beladan ayrık yaratmıştım; nasıl başladınızsa öyle bitirin yaşamınızı!
Her türlü iyi'den yoksun olduğumuz için yaşamımızı ziyan ettik, içimiz kan ağlıyor. Çünkü yaşamımızın hiçbir parçası bizim olmadı, geçti, kayıp gitti ellerimizden. "İyi mi yaşadım?" diye soran yok. "Ne kadar yaşadım?" diye bakıyor herkes. Oysa iyi yaşamak herkesin elinde olabilir ama uzun yaşamak kimsenin elinde değildir!
Birçokları zengin olunca sefil olmaktan kurtulmuşlardır ama başka bir sefaletin içine düşmüşlerdir." Hiç şaşmam bu işe. Kusur olaylarda değil, düpedüz bizim ruhumuzda. Fakirliği bize katlanılmaz kılan şey, zenginliği de çekilmez hale koyar. Değil mi ki hastayı tahta bir döşekte de yatırsan, altın bir döşekte de, hiçbir şey değişmez -onu nereye götürürsen götür, hastalığını da birlikte götürecektir - tıpkı öyle; hasta bir ruh, zenginlik ya da fakirlik içinde olsa da, derdi hep onun ardından gidecektir.