adliyede çalışsam da Allah’ım
biteviye adalet arıyorum ben de
yasalar yasaklarla baba oğul gibi
yargılar yanılgılarla el ele
senin Ömer’inden bir iz bırakmamışlar
kirlenmiş adalet Themis putunun gölgesinde
çömdüğüm alıç gölgesini, çimdiğim ırmağı özlüyorum
anlatılamaz olanı çağıldamak istiyorum rüzgârın eşliğinde
ama işte bir yığın evrak masamda
bir yığın gerekçe: işleyecek yasal faiziyle birlikte
Türk milleti adına ağlıyorum
biliyorsun
ağlamak benim ilk lisanım
sana ilk lisanımla sesleniyorum Allah’ım
bir çift ürkek gamzeyle baksam da
bütün gözlerim, gözeneklerimle seni arıyorum
ne yapsalar dindiremedikleri bir coşku var bende
ışkın verir gibi her şeye rağmen terütaze
ölsem de ölmeyecek bir umutla
adl ile seni, rahm ile seni, vecd ile seni anıyorum
sana doğru goncalanıyorum içimin Türkiye’sinden
tut ki salkım gıdık bir çocuğum hâlâ
bir başka kalbin yerlisi değilim
senden gayrı neyim varsa hepsi mübalağa.
Feyyaz Kandemir
Zihnimizdeki müslüman portresi her zaman ütopik bir karakter olmuştur. Genellikle bu karakterleri hayatın hakiki şartlarının dışında nitelediğimizi farketmeksizin, bitmek bilmeyen bir sitayişle yüceltme gayretine de gireriz. Ona yaklaştıkça ne kadar hasletlerini takdir etsek de, kulluğunun gereği olan nakıs şeyler içimizi acıtmaya başlar. Nakıs noktaları yakıştıramadığımız bu karakterler, tabii olan pürüzleriyle bize artık cazib gelmediği üzere, sukut u hayal hissi galib gelir. Kurguladığımız bu ütopik müslüman portresini hayatın merkezinde konumlandırmak, günah yahut salih amel sahibi olduğunu hatırlamak, belki de uhuvvet üzere korumak istediğimiz umudu mutedil kılacaktır. Eyüb sabrının olmadığını, kuyudaki Yusuf olmadığını hatırlamak, bizim için belki de bir ön uzlaşma sağlayabilir.