Bazen her şey gözümüzün önündedir. Fark etmeyiz. Bu, nasıl büyüdüğüne inanamadığımız bir çocuktur kimi zaman; sevgimizi farklı yollarla gösterdiğimiz, kimi zamansa gösteremediğimiz. Hep yanımızda olacağını düşünürüz. Gitse de dönüp dolaşıp gelir. Yokluğuyla bırakmaz bizi. Öyle sanarız.
Fazla Uzaklaşmış Olamaz üç bölümden oluşmakta; Kesik, Kabuk, Dikiş izi. Herkesin yarası ve yarasının derinliği başkadır. İlk öyküsüyle okuru ameliyat masasına yatırıp Ondan Geriye Say, der. Yalnız bu öykü için değil. Bütün öyküleri kapsamaktadır bu geri sayım. Üç, iki, bir. Derin bir kesik atılır. O kesikten oğluna sevgisini gösterememiş bir baba çıkabilir. Bütün sevgi birikmiştir içinde. Yaşlıdır artık, torununu oğlu sanmaktadır.
Yara derin, fakat daha derin kesikler var. Kevser Hattatoğlu'nun kendi sesinden dinlediğim Son Konserve Kavanozu öyküsüne gelelim. Bir anne belirir karşımızda, dumanı tüten domates soslarını vakumlayan. Baba karakterinden sonra karşımıza çıkan anne, sevgisini yaptığı kışlık konservelerle gösterir. Konserve sayısı azaldıkça geriliriz bizde. Küf iki tarafa da farklı şeyler söyler. Anneye, sadece gösterme, dile getir, der. Çocuğa, güzel olan ne varsa muhafaza etmenin onu hakikatte korumaya yetmediğini söyler. Sonra karşımıza Kabuk bölümü çıkar. Fazla Uzaklaşmış Olamaz bize uzaklığın mesefeyle değil kalple olduğunu söyler.
Kitabı okurken zaman zaman “Anlarsa uzağım yakınımdır. Anlamazsa yakınım uzağımdır,” sözünü hatırladım. Çoğu kez yanı başımızda olan insanların sevgisini anlamayız. Aramızdaki Şey öyküsü gibi... Artık aşmanın zor olduğu bir duvar örülüdür. Yakınımız bir anda uzağımız olur. “Bir kabuk iyileşme belirtisi gibi görünebilir ama yaranın yerini belli etmekten başka nedir ki yaptığı.” Bize bir yaranın da insan gibi geçip gitmeyeceğini