Öte yandan sadaka veren kişi (ki bu işi, Tanrı'nın kendisine bol rızk vermesi sayesinde yapabilmektedir), sadakasına karşılık edindiği dualarla, günahlarından sıyrılıp cennetin hurilerine ve diğer nimetlerine kavuşabilecektir. Buna karşılık fakir kişi, sadaka almış bir dilencinin ezikliğine katlanmak bir yana fakat bir de sadaka verebilecek durumda bulunmadığı için günahlardan kurtulma olasılığından yoksundur. Eğer beyni şeriat verileriyle yıkanmamış olsa,muhtemelen şöyle düşünecektir: "Pekiyi ama neden Tann dilediğini zengin ve dilediğini fakir etsin, sonra da fakir ettiklerini zenginlerin acımasına ve sadakasına terk etsin ve bu arada zenginleri, sadaka vermek suretiyle hayırlı iş görmeye, ondan bundan dualar almaya müstahak kılsın ve fakiri de zengine el açıp dua ettirerek aşağılatsın? Herkesi insan gibi haysiyetli yaşamlar içerisinde kılmak mümkünken, neden sadaka usullerini uygun bulsun?"Ne var ki çeşitli vesilelerle belirttiğimiz ve yine belirteceğimiz gibi, şeriat devletinde Müslüman kişi, akılcı eğitimden uzak ve düşünme gücünden yoksun bırakıldığı için bu şekilde düşünemez. Düşünemediği içindir ki bozuk düzen ve sömürü sistemi sürüp gider.
Tann'nın Varlıklı Kıldığı ''Azınlığı", "Yoksullar"Çoğunluğunun Hasedinden ve Saldınsından Koruyup Huzur İçinde Yaşatma Siyaseti
Halk yığınlarına yoksulluğun "fazilet" ve aynı zamanda cennete ulaşmanın teminatı olduğu inancını aşılayan Muhammed, din adına girişilen saldırı ve savaşlar sayesinde elde edilen ganimeti paylaştırmak ve bu yoldan hem kendisini hem de birçok kişiyi (özellikle muhacirim ile Ansar'ı) varlıklı kılmak (ya da bazılarının varlık sahibi olmalarına ses çıkarmamak) suretiyle toplum içerisinde belli bir zümrenin "mutlu azınlık" şeklinde ortaya çıkmasına vesile yaratmıştır.
Her ne kadar Tanrı'nın "bol ve cömertçe" rızk verdiği kişilerin,"zekat ve sadaka" yoluyla yoksullara yardımcı olmaları şeriat hükümleriyle öngörülmüş olmakla beraber, bu yardım sosyal ya da insancıl bir düşünceyle değil fakat "Tanrısal" bilinen ekonomik eşitsizliği ve sömürü düzenini korumak, daha doğrusu yoksulluk ve açlık nedeniyle ayaklanma durumlarına fırsat bırakmamak kurnazlığıyla düşünülmüştür.
Muhammed'in siyaset icabı olmak üzere yeryüzü yoksulluklarını fazilet ve meziyet şeklinde tanımlaması, kendisinden sonra gelen yöneticiler ve varlıklı sınıflar tarafından gelenek haline sokulmuştur. Ebu Bekir ya da Osman bin Affan gibi ilk halifeler, oldukça varlıklı bulunmakla beraber, yoksulluk felsefesini işlerlerken ticaretle uğraşmayı ve varlıklarını çoğaltmayı ihmal etmemişlerdir. Daima beraber bulundukları yakın dostları ve akrabaları da kendileri gibi varlık içinde yüzmekle beraber, yoksulluk ve mahrumiyet içindeki yaşamları yüceltmişlerdir.