1000Kitap Logosu
İlhan Arsel

İlhan Arsel

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
1.260
Okunma
190
Beğeni
9,4bin
Gösterim
Unvan
Türk akademisyen, yazar, araştırmacı ve senatör.
Doğum
İstanbul, 5 Nisan 1920
Ölüm
Florida, ABD, 7 Şubat 2010
Yaşamı
Sanayici ve iş adamı Nusret Arsel'in ağabeyi İlhan Arsel, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Cenevre Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde doktorasını yaptıktan sonra, doçent ve daha sonra profesör oldu. Otuz yıldan fazla bir süre boyunca üniversite öğretim üyeliğinde bulundu; Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde Anayasa Hukuku dersleri verdi. 27 Mayıs Darbesi'nin ardından yeni bir anayasa tasarısı hazırlamakla görevli on kişilik İstanbul Komisyonu'na ve daha sonra Kurucu Meclis Öntasarısı'nı oluşturan beş kişilik komisyona üye seçildi. 10 Haziran 1966 tarihinde Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay tarafından Cumhuriyet Senatosu'na Kontenjan Senatörü olarak seçilmiş ancak Meclise katılmadan istifa etmiştir. 1971 yılında merkezi New York'ta bulunan 'Inter-University Associate' kuruluşuna danışman ve araştırmacı olarak alındı ve bu kuruluşun kronolojik yorum esasına göre yayımladığı "Constitutions of the Countries of the World" (Dünya Ülkeleri Anayasaları) adlı 14 ciltlik yapıtın "Türkiye" ve "Belçika" bölümlerini (1971 yılı itibarıyla) hazırladı. 1975 yılında ders vermekte bulunduğu Ankara Polis Enstitüsü'nden istifa etti. 1977 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden de istifa etti. Bu tarihten itibaren araştırma ve öğretim faaliyetlerine devam etti. Özellikle bu yıllardan itibaren ölümüne dek İslam'a ve İslam peygamberine yönelik eleştirel yaklaşımını sergilediği kitapları birtakım kesimlerin şiddetli tepkisine neden oldu. Can güvenliği açısından ABD'ye yerleşti. 7 Şubat 2010 Pazar günü, Florida'da (ABD) yaşamını yitirdi.
Şeriat ve Kadın
Okuyacaklarıma Ekle
Cahiliyye
Okuyacaklarıma Ekle
Aydın ve "Aydın"
Okuyacaklarıma Ekle
Din Adamları
Okuyacaklarıma Ekle
Biz Profesörler
Okuyacaklarıma Ekle
Kur'an'daki Tanrı
Okuyacaklarıma Ekle
Din Adamları
Okuyacaklarıma Ekle
582 syf.
·
15 günde
Okuyun, bir şey kaybetmezsiniz :)) Bilakis Kutsal Kitaptaki 'Tanrı'nın kelamı' olarak anılan bütün sözlerin sadece çeşitli peygamberlerin hayal gücünden kaynaklandığını anlarsınız . Ne hikmetse Tanrı'dan gelen mucizeler (denize ikiye bölmek, mağaranın kapısına örümcek ağı örmek vs.) sezonu da kapanmış bulunuyor günümüzde ki bizler Tanrı'nın gücüne sahit olamıyoruz... Sunu artik kabul edin ; sorgulama bir hastalık degildir ,sorgulayınca kimse çarpılmaz. Asıl çarpılma sorgulamadan körü körüne itaat etmekle geliyor :))
Şeriat'tan Kıssa'lar
Okuyacaklarıma Ekle
476 syf.
·
21 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
Turan Dursun
Turan Dursun
‘un kitabıyla tanıştım İlhan Arsel ile “şeriat ve kadın” kitabı bin dört yüz yıl önce erkeklerin daha doğrusu dönemin peygamberi Muhammed’in kıskançlığı sonucu şeriat kuralları ya da kanunları her ne ise oluşturuldu. Sırf azgın Arap erkeklerinin tahrik olmaması için çarşafa sardırıldı kadın önce daha sonra ise eve hapis edildi. Ve tanrı hep erkeklere konuştu, boşanma hakkını sadece kadına tanıdı kadını ötekileştirdi açıkcası evlenirken kadının rızası alınmadı cehalet dönemi diye nitelendirilen islamdan önceki dönemde kadının konuşma hakkı devlet yönetiminde söz hakkı ya da evlenmek istediği durumda kendi kararıyla evlenebiliyordu. Örneğin Muhammed ile Hatice evlilik durumunda Hatice’nin isteği sonucu evlenildi Muhammed’in isteği ile değil. Ve ne tesadüftür ki Hatice ölene kadar sadece Hatice ile evli kalan Muhammed Hatice’den sonra hemen biri 6 yaşında (9 yaşında ise yatağına alıyor) aişe diğeri ise dul bir kadın olan secde olmak üzere iki kadın birden alıyor. Ve ölüm yatağındayken dokuz tane eşi vardı. Yani yazılacak o kadar şey var ki bunlar sadece buz dağının görünen kısmı şeriat ile kadını köleleştiren İslam kadına hiçbir konuda (çocuk doğurma ve evi temizleme dışında) hak tanımamıştır. Kadını aklen ve dinen(hayızlı yani regl olduğu dönemden dolayı ibadetini edemeyeceğini bildiriyor şeriat) eksik olarak nitelendiriyor. … Gelelim şimdi şeriat isteyen kadınlara hangi kadın ikinci ya da üç dördüncü kadını olmak ister kendini köle olarak nitelendiren erkeğin.
Şeriat ve Kadın
8.4/10 · 313 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
470 syf.
·
10 günde
·
Puan vermedi
Kitabın konusu ile ilgili detaylı bir inceleme yazamam fakat yazarın tutumundan ve kendi düşüncelerimden çok kısa bahsedebilirim. Çok kısa diyorum çünkü Şeriat konusunda derinlemesine bilgim yok. Kitaptaki üslup ve dili her ne kadar biraz sert ve saldırgan bulsam da bunun İlhan Arsel'in tarzı olduğunu öğrendim. Ve tüm bunların altı boş değil. Okurken özellikle kaynakçasına dikkat ediyorum. Sahih kabul ettiğimiz hadislerden, Diyanet İşleri'nin, Milli Eğitim Bakanlığı'nın yayınladığı yazılardan, Arap yazarlardan ve dönemin şahitlerinden birçok örnek var. Kendi aklım ve mantığımla Şeriat'ın hiçbir milleti haklar bakımından eşit kılmayacağını düşünüyorum. Erkekler lehine çok fazla durum var. Kadın ise hizmet görmekle kendini gizlemekle yükümlü. Şimdiki halkının çoğunluğu Müslüman ülkelere baktığımız zaman Atatürk'ü bir defa daha minnetle anmak gerekir. Önce Medeni kanun ile kadınlar ve erkekleri eşit kılarken daha sonra birçok Avrupa ülkesine göre kadınların siyasi hakları da erkenden elde etmesine vesile olmuştur.
Şeriat ve Kadın
8.4/10 · 313 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
80 syf.
HER ŞEY SORGULANABİLİR, SORGULANMALI!
Merhabalardan bir demet ≈) Spoiler bayağı ses getirir vaziyette yerlerini almış bulunmaktalar, perde açılınca gözlerinize dikiz afiyet. Öncelikle belirtmeliyim ki yorumları kapatacağım. Gelecek yorumların çoğunu tahmin ediyorum.Hiç uğraşamam. Öğrenmek isteyen varsa kendi araştırsın kimle tartışıyorsa tartışsın. Zira dereceye girer nitelikte kaba kelimeler sıçrayabilir dudaklarımdan. Hele şu son günlerde... İçinizden geçen cümleleri de... Bilmukabeke diyerek cevaplıyorum. Neyse incelemeye cumburlop. Önce bir soru, sonra bir soru daha, tekrar bir soru... Zincir uzamaya başladı her halkada. Etrafımdakilere de sormuyorum. Soramıyorum değil sormuyorum. Biliyorum ne ile karşılaşacağımı. Araştırdıkça okudukça yavaş da olsa soru zinciri küçülüyor. Kısacası hazırlıklı olduğum bir kitaptı. Önemli noktası düşüncelerimin tecrübelerimden ibaret olmasıydı. Küçük yaşta camiye gidip top oynayan çocuklar arasına da dahil oldum, müdürünün şoföre serviste müzik değil ilahi aç dediği, denetlediği okulda öğlen arası zorla mescide götürülen öğrencilerin de. Sohbet öncesi mutfakta menemen yerken Atamızı kötüleyen orta yaşlı nurcuların arasında da, “Evimize sokmayacağımız insanları televizyonda izliyoruz, TV, film izlemeyelim" diyengillerden seçme sapan süleymancı aptalın karşısında onu dinleyen gençlerin arasında da bulundum. Kötü olayların döndüğü hafız yurdu da cabası. Yalnız iyi aptalmışım. Bugüne iyi gelmişim böyle. Yani? Si o tarafın (evet taraf, aptal kesimine, kötü kesimine ilk sırada girer, cahilliğin, kinin, düşmanlığın zorla ve ya severek küçük beyinlere devredildiği yerler) gerçeklerini bir hayli iyi biliyorum, ezberledim. Küçük yaşta bulunduğum... Neyse devamını tahmin ederek bilebilirsiniz zaten. Hala yoğun bir çabayla devam ediyorlar, evebeyinsizler de çocuklarını göndererek yaptıklarını iyi bir şey zannediyorlar. Aslında bu durum birçok şeyin erkenden, fazlaca farkına varmasına sağlıyor çocuğu, tabi sorgularsa, yoksa öööle salakça gidiyor n'yazık ki zamanı, bulanıyor kötüye yanlışa. İşin bir diğer sinirlendirici tarafı sorgulayıp anlasa bile normal olarak artık insanları sınıflandırması... Biriyle konuşurken bunu mu savundu acaba böyle derken, beni nereye yönlendiriyor, neyi desteklememi istiyor... Çıkmaz sokak! Haliyle iletişim sorunu, yalnızlık, bunalım, dışarı duyulan öfke... Ve akşamları ana habere çıkan -ki binde biri-, sosyal medyada ilgi gören intihar haberi. Artık ne dersen ne düşünürsen düşün... Gitti. Artık yaşanmadan ilgi duysak. Sert tepki toplarız diye kafamızı başka yere çevirmesek... Yauv bırak bir kurstan, tarikattan olur mu böyle bir şey diyeniniz illa ki vardır. Onun yaşadığı ülkeden de haberi yoktur. En azından başkaları bu bataklığa girdirilmesin, girmesin, yakınınızda görüyor duyuyorsanız müdahale ediniz. İş işten geçtikten sonra ne kadar pişmanlık duysanız da bir şey değişmeyecek. Kitaba gelirsek. Yazar direkt belirtiyor görüşlerini -dili anlaşılır-, ipe gelse sapa gelmez türden değil ama. Ayet ve hadislerden belirterek. -Ayetleri makyajlamıştır o!- Yoo hayır isterseniz çeşitli meallerden bakabilirsiniz. Dikkatli okunması gereken bir kitap. Hemen öyle okudum bak doğru söylüyor değil her anlattığı. Yani mantıklı düşünürseniz. Ama soru işareti, acaba öyle mi, cidden bak işte bu doğru denilesi kısımlar çooook. Lenin'in Din Üzerine adlı okuduğum kitabından sonra iyi denk geldi doğrusu. Her paragrafta bir birkaç alıntı sunarak incelemeyi bitireceğim. Artık dediğim gibi gerisi size, beyninize kalmış. HER ŞEY SORGULANABİLİR, SORGULANMALI! LÜTFEN SORGULAYIN. “Müslüman doğmuşum Neden? Müslümanlık bir üstünlükse, neden başka bir çocuk Hıristiyan doğuyor da ben Müslüman doğuyorum? O çocuğun suçu ne? Benim üstünlüğüm ne? Müslüman ana babanın çocuğu değil diye, Hıristiyan çocuğu ölünce neden cehennemde yansın?” (Sadece bu kitaptan değil) Nisa Suresi ayet 34: "Allah'ın, kimini kimine üstün kılmasından ötürü...erkekler kadınlar üzerinde hakimdirler" Aynı ayetten: “onun için iyi kadınlar itaatkârdırlar, Allah kendilerini sakladığı cihetle kendileri de gaybı muhafaza ederler, serkeşliklerinden (serkeş: başkaldıran, kafa tutan) endişe ettiğiniz kadınlara gelince: evvelâ kendilerine nasıhat edin, sonra yattıkları yerde mehcur bırakın (yalnız bırakın) , yine dinlemezlerse DÖĞÜN.” Bakınız ve görünüz son kelimeye dikkat DOĞÜN. Savunmaya çalışan varsa olursa siktir olup gitsin atsın kendini düşünce öleceği kesin olacak kadar yüksek bir yerden. Ya ölün bitin, en azından artmayın artık yaa! Bir bitmediniz......... Kitaptan alıntılardan devam ediyorum. ****************************************************** IRKÇILIK "Arapları üç nedenle seviniz: çünkü ben bir Arap'ım; Çün­kü Kur'an Arapça'dır; çünkü Cennet sakinleri Arapça ko­nuşurlar." “Arapları sevmek iman ( sahibi olmak) demektir; onlardan nefret etmek imansızlık demektir; kim ki Arap'ları sever, beni seviyor demektir; kim ki Araplardan nefret eder, ben­den nefret ediyor demektir" "Arapları seviniz ve onların bekasını dileyiniz; çünkü onların varlığı Islamın ışık saçabilmesi için şart'tır; yokluğu ise lslamın zulmet'e boğulmasıdır" "Arapları yermek (eleştirmek), putperestliktir."[6] [Buhari'nin Sahih'i ya da al-Muttaki'l-Hindi'nin Kanz al-Um­mal fi sunan al-akval ya da Acluni'nin Keşfu'l-Hafa'sı ya da Ra­zi'nin e't-Tefsüru'I-Kebir gibi kaynaklara bkz.] Arap ırkının özlüğü (safiyeti) ile övünen Muhammed, Arapların başka ırklarla karışmamasını isterdi. Biraz yukarda gördüğümüz gibi Müslüman Arap'ın, Arap olmayan Müslüman ile {yani "mevali" ile) evlenmesini yasaklamıştı. "Ey Arap'lar! içinizde mevali ile evlenenler kötü davranmış olurlar". Mevali: emeviler'in uyguladığı, arap olmayan müslümanların 2.sınıf kabul edildiği politikadır. bu sebepten türkler islamiyeti kabul etmemiş ve müslümanlarla mücadele etmişlerdir. (bkz: türgişler) daha sonra abbasiler'in ümmetçilik politikasıyla türkler müslüman olmuştur. (bkz: karahanlılar) virgül arap olmayan müslümanlara denir. yani kölenin bir üst modeli; azad edilmiş köle demektir. mevaliler cizye (haraç,vergi) ödemek zorundadır virgül emevilere göre araplar üstün ırktır. başka ulusları asimile edebilmek için, islam'a sokabilmenin bir yolunu arayan emeviler, mevalilik tanımını icad etmişlerdir. ****************************************************** Dikkat yeni paragraf başlıyor. “Müşrikler", yaşama hakkına sahip kılınmayıp her ne olursa olsun öldürülmesi gereken kimselerdir; çünkü Kur'an bunu böy­le emretmiştir (örneğin bkz. Tevbe Suresi, ayet 5). Buna karşılık Ehl-i kitab" (Kitaplılar ), kendilerine Kitap (örneğin Tevrat ya da İncil) verilmiş olup da "cizye" (kafa para­sı) ödemek şartıyla İslam devleti sınırları içerisinde yaşama hakkına sahip olanlardır (Tevbe Suresi, ayet 29), ki genellikle "Zımmi" olarak çağrılan kafirlerdir. Aynca Müslümanlığı kalben değil, sadece dış görünüş itiba­rıyla benimsemiş olanlar vardır ki, bunlara da "munafık" denir. Bunlar dahi "kafirlerden" sayılırlar. Bunların hukuki ve siyasi eşitliğe sahip olmaları ve devlet yönetimine katılmaları müm­kün değildir. "İnsan" olarak da Müslümanlara eşit değerde sayıl­mazlar. Verilebilecek nice örnekten biri şöyle: Kur'an, "Kısasta ' sizin için hayatt vardır" (Bakara Suresi, ayet 179) diyerek Müslümanlar için kısas hakkını tanıdığı halde, "Kitap ehl-i" için bunu tanımamıştır. Bilindiği gibi "Kısas'', kim kime ne yapmış ise, yapılanın aynının yapana yapılması demektir. Örneğin bir kimse bir kimseyi öldürmüş ise, öldürülenin ailesi için öldüreni öldürmesi caizdir. Kur'an'da; "Ey inanırlar! Öldürülenlerden size kısas farz kılındı. Hür insan karşılığında hür insan, köleye köle, dişiye dişi ... " (Bakara Suresi, ayet 178-179) diye yazılı bulunduğu halde bu esas "Kitap ehl-i" bakımından geçerli değildir. Müslüman bir kişi, Müslüman olmayan bir kişi­ yi öldürmüş olsa, öldürülen tarafa kısas hakkı tanınmamıştır ; çünkü Muhammed, "Bir müslüman, bir kafir için öldürülmez" demiştir. Daha başka bir deyimle, KAFİR KİŞİ, YAŞAM HAKKI BAKIMINDAN MÜSLÜMAN KİŞİYE DENK BİLİNMEMİŞTİR. ——————————————————————————————— "Allah kiminize kiminizden daha bol rızık verdi. Bol rızık ve­rilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere verip de bu hususta kendilerini onlara eşit kılmazlar. Durum böyle iken Allah'ın nimetlerini mi inkar ediyorlar?" "Neden Tanrı böyle istemiştir?" diye sorulacak olursa, bu­nun yanıtını, biraz ilerde göreceğimiz gibi, toplum düzeninin ancak "servet eşitsizliği" sayesinde sağlanabileceği kanısında ara­mak gerekir.Görülüyor ki, Muhammed'in söylemesine göre Tanrı, Müslü­man kullarından kimine bol, kimine ise az rızık vermiş ve iste­miştir ki, bol rızık verdiği kimseler, bu rızıklarını, elleri altında tuttukları kimselere (kölelere) dağıtıp onlarla eşit duruma girmesinler. ŞERİATA GÖRE; “SERVET EŞİTSİZLİĞİ OLMADAN TOPLUM DÜZENİ KURULAMAZ; DİN OLMADAN DA SERVET EŞİTSİZLİĞİ SAĞLANAMAZ”. Zuhruf 32, Nahl 71'e bakabilirsiniz. Yoksulluğu Tann'dan gelme ve dinsel bir faziletmiş gibi gösterip, varlık sa­hibi belli bir azınlığın huzur içinde yaşamasını sağlamak ve böy­lece kamu düzenini güvenceye bağlamak istemiştir. Yoksullar çoğunluğunu, varlıklı azınlık için tehlike olmaktan çıkarmanın yolunu bunda bulmuştur. ——————————————————————————————— EĞER MUHAMMED'İN DEDİĞİ GİBİ RIZKI DAĞITAN TANRI İSE VE TANRI BU RIZKI, KİMİNE AZ, KİMİNE ÇOK OLMAK ÜZERE DAĞITIYOR İSE, BU TAKTİRDE TOPLUM DÜZENİNDEKİ BOZUKLUKLARDAN, AZGINLIKLARDAN SORUMLU OLANIN SADECE TANRI OLMASI GEREKMEZ Mİ? EĞER TANRI HERKESE BOL RIZIK VERMİŞ OLSAYDI, KUŞKU EDİLEMEZ Kİ, HİÇ KİMSE SEFALET VE AÇLIK İÇERİSİNDE KALMAYACAK VE DOLAYISIYLA BAŞKASININ RIZKINA VE VARLIĞINA GÖZ DİKMEYECEK, BÖYLECE YERYÜZÜNDE DÜZENSİZLİK SÜRMEYECEK, TOPLUM DÜZENİ BOZULMAYACAKTI. ???????????????????????????????????????????????????? "Beni seven, fakirliği sever'' diye eklerdi. Ne var ki, başkalarına yoksulluğun fazilet oldu­ğunu söylerken kendisi, bu söylediklerinin tersine, varlık edin­mekte sakınca bulmamıştır. Medine döneminde çete saldırıları ya da savaşlar yolu ile elde ettiği ganimet mallarından kendisi­ne düşen paylarla oldukça varlıklı ve rahat bir yaşam sürdür­müştür. İslam kaynaklarının bildirmesine göre Muhammed, ge­niş arazilere, bağ ve hurmalıklara sahip olup bu arazilerinde kö­leler çalıştırırdı. Sadaka ve Zekat Rızkın Tanrıdan gelme olduğunu ve Tanrı'nın, bazı kimselere az ve bazı kimselere de bol rızk dağıttığını söylemek suretiyle Muhammed, toplumdaki servet eşitsizliğine, uhrevi bir temele oturtmuş olmaktaydı. Bu eşitsizliği sürdürmenin, toplum düzenini sağlamak bakımından önemli olduğunu bilmekteydi. Fakat şu­ nu da bilmekteydi ki, bu siyaseti biraz daha başarıyla yürütebil­mek için yoksul sınıfları, yoksulluk yüzünden başkaldırmayacak, ayaklanamayacak durumda tutmak gerekir . Söylemeye gerek yoktur ki, açlıktan ölecek duruma düşen bir yoksul sınıf, "mutlu azınlık.. sayılan varlıklı sınıf bakımından olduğu kadar, kamu dü­zeni bakımından da en büyük tehlıkedir. Bu itibarla varlıklı sınıfı, belli bir ölçüde yoksullara yardım zorunluğu içerisinde tutmak, hem onlar ve hem de devlet düzeni bakımından koşuldur. İşte bu­nu sağlamak maksadıyla Muhammed, sadaka ve zekat usulünü, İslamın uygulamaları arasına almıştır. “İnsanlara Rızk ve Servet Eşitsizliğini Kabul Ettirmenin Diğer Bir Yolu: Cennet Vaatleri” Nefes alıyoruz şükür. Yalnız şuraya dikkat: Buna da şükür değil. O zaman küçümsemiş olur isyan etmiş oluruz. O yüzden sadece şükür. Ekmek mi pahalandı, şükür, evin kirasını mı ödeyemiyorsun, şükür, bilet parası mı zamlandı şükür, şıkır şıkır şükür, cilalısından! Cennet var ucunda bu şükürün cennet! Cinnet geçirmek yok ama. Cinnet... Cennet... Cinnet... Cennet... Gördüklerimden belli başlıca olanları sizlere sundum. Hey sen! Başta ayetleri makyajlamıştır diyen, şimdi sen bana "Bu kitaptaki alıntıları da makyajlayarak aktarmıştır" dersen, ki demişindir. Mesaj gönder kitabın linkini ileteyim sana Yine güzel geri dönüşler -mantıklı bir tane yok- alacağımı biliyor, fakat bu sefer cevap vermeyeceğimi belirtiyorum ≈)) Zaman ayırıp okuyanlara mersilerden bir demet ≈))
Şeriat ve Eşitsizlik
Okuyacaklarıma Ekle
64 syf.
İlhan Arsel’le cahiliye dönemine gidip dönem hakkında yanlış fikir sahibi olabilmek için çok ideal bir kitap. Alternatif tarih arıyorsanız el kitabınız olabilir. Birkaç iddiayı örnek olarak vereceğim. İlhan diyor ki, kız çocuklarını gömmek yaygın değildi kız çocuklarının doğuşunu talihsiz saymak gelenekte yoktu. Dakika bir gol bir. Evet her evde görülecek kadar yaygın değildi. Her çocuk gömülmüyordu. Kaç kişi gömüldüğüne dair sayı vermek mümkün değil fakat 7-8 kabilede uygulandığına dair bilgiler kitaplarda aktarılıyor. Kız çocuklarının doğuşunu gerçekten talihsiz sayıyorlardı. Bu konuda sayısız rivayet var fakat alternatif tarih oluşturmak için tamamını yok saymak lazım tabi. İlhan diyor ki, cahiliye Arapları İslam’ı kabul edenlerden çok daha olgun çok daha yardımsever kimselerdi. Çok olgunlardı tabi o yüzden kan davalarıyla uğraşıyorlardı sürekli. Yardımseverliğe verilecek bir iki örneği de var kitapta. Yekpare olarak vahşet devri olarak görünmüyor zaten. Peygamber sonradan müslümanlara şöyle sesleniyordu: “Ey Sâib! Câhiliyye çağında yaptığın faziletli şeylere İslâm devrinde de devam et; misafiri ağırla; yetime ikram et ve komşuna iyi davran!” Yine “İnsanların câhiliyye devrinde hayırlı olanları İslâm devrinde de hayırlıdır” buyurması da câhiliyye döneminde hayırlı amellerde bulunan insanların var olduğunu göstermektedir. Ancak bunları cahiliyye zamanında yapmalarının sebebi kibir, övünme, kabilelerini yüceltmektir. Zaten cahiliyye denmesinin sebeplerinden biri de budur. Bir de peygamberlikten önce Hz.Muhammed’in Hilfü’l – Fudul adlı grupta olduğu biliniyor. Bu grubun amacı ne peki? Toplumda haksızlığa uğrayan insanların, zulüm görenlerin hakkını aramasına yardım etmek. Mekke’de çatışmaların yaygın olduğunu gösteren bir örnektir bu. Ayrıca her gelene de yardım edilmiyordu. Bazen mazlumun kabilesi sebebiyle bundan kaçınılabiliyordu. Bu yardımseverlik İslam’dan sonra kat kat artmıştır. Hatta sadece kendi coğrafyalarında değil başka ülkelerde zulüm gören insanlar varsa ve yardıma muhtaçsalar İslam devleti gidip savaş yapabiliyordu. Alternatif değil gerçek tarih okunursa görülür. Zekattan fakirlere yoksullara güçsüzlere fon ayırmak da buna örnektir. Ayrıca köleler kurtulsun diye zekattan para ayırmak bile gerekiyordu. Cahiliye devrinde bu durumun kat sayısı 1 ise dinden sonra 5 olmuştur. Bu konuda kimin kitabını okursanız okuyun ittifak olması gerekir. Şu ana kadar kimseden aksi bir yorum görmedim. Ayrıca Hilfü’l – Fudul cemiyetinin uygulamaları kaldırılmayıp peygamber döneminde de devam etmiştir. Rivayetler arasında bu cemiyetin uygulamalarından yararlanıp peygamber vesilesiyle zalimlerden hakkını alan kişiler olduğu anlatılıyor. İncelenirse görülür. Neyse. Bir iki yararlı yardımsever uygulamayı gösterip tüm toplumda bu vardı imajı veriyor yazar fakat öyle değildir. Ayrıca din bu sınırlı sayıda örneklerle verdiği yardımsever uygulamaları parası belli bir noktaya ulaşmış herkes için zorunlu hale getiriyor. Zekat uygulaması buna misal verilebilir. Ayrıca kurban ibadeti yine buna örnek verilebilir. Bunlar zorunlu olmasa parası yeten 100 kişiden en fazla 10 kişinin içinden bunu yapmak gelir ama zorunlu olunca herkes yapmakla mükellef. Bir de İslam’la birlikte yukarıda zikredilen yardımseverliklerden hangisi eksilmiştir? Peygamberin yaşamı eksildiğini değil tüm topluma yayıldığını gösteriyor. Zaten cahiliyede olup da İslam’dan sonra kaldırılan yardımsever uygulamalara yazar da herhangi bir örnek vermemiş. Cahiliye diğer inançlara saygılıdır diyor. Dehrilere karşı hoşgörülü davranmışlardır, diyor. Dehriler azınlık bile denemeyecek kadar az sayıda olduklarından olabilir mi? Arapları tehtid edecek kadar varlıklarını göstermemelerinden olabilir mi? Köle, cariye, zayıf, güçlü her tabakadan insan onların dinini araştırmaya merak duymuşlar mı? Araplar o kadar hoşgörülüydü ki köle ve cariyeler inanıyor diye işkencelere başladılar evet. Arsel, çıplak tavaftaki sınıf ayrımından bahsediyor. Çıplak tavafta alt sınıflardaki kişilerin tavaf sırasında giyilebilecek iyi bir kıyafeti olmadığı için tavaf sonrası manevi anlamda temizlenme amacıyla üstlerinden attıklarını böylece çıplak kaldıklarını söylüyor. Az önce hoşgörüsünden bahsettiği Cahiliye Araplarının kadın çıplak tavaf yaparken nasıl saldırgan bakışlarla dikizlediğini ve tavaftaki kadınların onlara lanet okuduğunu anlatmış. Çelişki diz boyu. Neyse. Muhammed bu uygulamaya peygamberlikten 19 yıl geçmesine rağmen ses çıkarmamıştır diyor. Hicretten 9 yıl sonra yasaklamış diyor. Şaka gibi ama Medine’ye geçmesiyle beraber Mekke’deki kuralları değiştirebilme imkanı elde ettiğini sanan bir mantık yatıyor bunun altında. Zaten Mekke’de ve Kabe’de tek başına hüküm sahibi olduğu anda da bunu yasaklamıştır. Zaten yasaklayan cümle de aşağı yukarı şöyle: Müşrikler artık burada hac yapamayacak, çıplak tavaf da bundan sonra yasaklandı. Bundan önce nasıl yasaklayabilirdi sayın filozof? Mantıklı bir eleştiri mi bu? “Yav ben Medine’deyim ama Kabe’de çıplak tavaf yapmanızı yasaklıyorum.” demeliydi sanırım. Cahiliyye yazarının durum analizi yapabilme kuvveti ve yeteneği görülüyor burada.Her zamanki gibi iddialarına kılıf bulmak için yalan söyleme yoluna gidiyor sonra. Zeynep Zeyd’i Muhammed kendisine aşık oldu diye boşadı, diyor. Kaynaklar başından beri Zeynep’in evlilikten şikayetçi olduğunu söylüyordu zaten. Bir de Muhammed Hatice ile evli olduğu için Zeynep’le evlenmedi yoksa yıllar önce aklındaydı diye bir sallama yapıyor. Halbuki Hz.Hatice Mekke’de ölmüş Zeyd ve Zeynep ise Medine’de evlenmiştir. Aklında olsa aradaki boşlukta zaten evlenirdi ama evlendirmiş. Önce meseleyi istediği gibi tahrif edip sonra yorumlar yapması sık uyguladığı bir yöntem. Başka kitapta da bir konuda yorumlar yapmadan önce şöyle yazmıştı: “Selman-ı Farisi, İran asıllı Hristiyan bir köle olarak Arapların eline geçmiş ve Hatice tarafından alınıp Muhammed’e hediye edilmiştir.” Selman’ın hicretten sonra Müslüman olması dışında sorun yok. Yalanlara devam. Daha sonra şigar nikahı gibi bir uygulamanın cahiliyede olup peygamber döneminde aynen devam ettiğini savunmuş. Cumhurun görüşüne göre bu yasaklanmıştır, haramdır. Sadece Hanefi mekruh görmüştür mehir verilirse sahih olabileceğini söylemiştir. Çoğunluğun görüşü mehir verilse bile haramdır peygamber kesinlikle yasaklamıştır yönündedir. İlhan Arsel cahili bir yandan İslam’a göre çok daha ahlaki bir yaşam sürdüğünü iddia ediyor cahiliyenin. Bir yandan da böyle çoğunluğun kabul etmediği örnekler verip işte ahlaki olmayan uygulama devam etmiş diyor. Nerden baksan tutarsızlık nerden baksan ahmakça. Ayrıca cahiliyede uygulanıp da yasaklanan nikah çeşitlerini okuyunca Arsel’in bu konuda söz söylemeye utanması gerekir ki bunu yaptığını sanmıyorum. Utanma var mı onu da bilmiyorum. Henüz görmedim. Bu arada birden fazla yerde diline doladığı hülle cahiliyede de vardı diyen yazarlar gördüm makalelerde. Üzerine kitap yazdığın konuda yeterince okuma yapmazsan böyle oluyor işte. Bir de muta nikahı kaldırılmamıştır diyor. Dinsiz bir Şii ilk defa görüyorum :D Araplar kız çocuklarına sahip olmaktan utanç değil gurur duyarlardı, diyor. Gömme olayı abartılmıştır ve çok azdır diyor. Araplar hatta kızlara erkeklerden daha çok önem verirdi diyor... Kızları kutsal nitelikli varlıklar olarak nitelerlerdi diyor. Bu konuda verdiği ayetlerden biri İsra 40 mesela. Evirip çevirip ekranı tersten tutsan, kuranı tersten okusan, sadece siyer ya da tarih okusan ve bunların hepsini amuda kalkarak okusan burada anlatılanın ne olduğunu anlarsın. Müşrikler Allah’a, “erkek çocukları bizim kız çocukları Allah’ın” demişler ki bu ayet inmiş. Herhangi bir yorum farkı bile görmedim. Burada hemen hemen tüm tefsirlerde daha değerli olan erkek çocukları bizim değersiz olan kız çocukları Allah’ın manası çıkarılmıştır. Ama herhangi bir ilmi birikimi olmayan; Arapça bilmeyen, İslam hukuku bilmeyen, usul bilmeyen İlhan Arsel tefsirinde bu söylenebilir tabi. Ama sık yaptığı gibi kendisi bilmediği için fikir babası Turan Dursun’a başvursa ve Zuhruf 16’yı “ O (Tanrı), yarattıkları arasından “kız”ları kendisine aldı da “oğlan”ları size mi beğenip ayırdı.” şeklinde çevirdiğini görse, bu tarz benzer ayetleri "İslam öncesi Araplarda, beğenilen erkek çocuklardır, beğenilmeyenlerse kız çocuklar..." şeklinde bir anlatımla verdiğini görse Arapların burada kızları istemediğini anlardı fakat ilim yoksunu olduğu için yanlış anlamış ya da gerçeği bilmesine rağmen isteyerek tahrif ederek saçma sapan bir dayanak yapmış kendine. Kendisinin iddialarını Turan Dursun’un kitaplarından bile kaçıncı defa reddettiğimi hatırlamıyorum. Kendisi bilmiyor fakat herkesi cahil görüyor. Bir de bu ayete takla attırmasını Şeriat ve Kadın kitabında reddediyor. Şaka gibi ama ikisi aynı kafanın ürünü: “Demek erkekler sizin için, dişiler Allah'ın mı? Doğrusu âhirete inanmayanlar, meleklere dişi adını takarlar... Oysa onların bu hususta bir bilgileri yoktur, sadece sanıya uyarlar...” (53 Necm 21,27,28). Bu satırlardan anlaşılacağı gibi Muhammed, melekleri dişi sayanlara çatmakta ve Tanrı'nın ağzıyla onları paylamaktadır. Özellikle Arapların erkek çocukları kendilerine alıkoyup tercih etmelerini ve buna karşılık kız çocukları Allah'ın melekleri şeklinde göstermelerini hakâret bilip onlara karşı şöyle bağırmaktadır: 'Kendilerine istedikleri erkek çocukları alıp kızları da Allah’a mal ediyorlar. (Tanrı) bundan münezzehtir... Aralarından birine bir kızı olduğu müjdelendiği zaman içi gamla dolarak yüzü simsiyah kesilir... Kendisine verilen kötü müjde yüzünden, halktan gizlenmeye çalışır, onu utana utana tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün... "(16 Nahl 57-59). Daha başka bir deyimle Tanrı Muhammed'in bildirmesine göre, Arap bedevisine karşı: "Sen kız çocuğundan utanıyorsun ama, utandığın bir şeyi bana yakıştırıyorsun; senin utandığın bir şeyi benim değerlendirdiğimi sanıyorsun. Hayır, biz melekleri kızlardan, dişilerden, yaratmayız" şeklinde konuşmuştur. Bu cümlelerden sonra aşağıdaki paragrafta değineceğim konu sebebiyle başka yorumlar yapıp Arapların kızları değerli gördüğünü iddia ediyor fakat böyle yaparken yukarıdaki ayete de kendince tefsir yapıp peygamberin, onların kızlardan utandığını dile getirdiğini söylemiş oluyor. Farklı bir yorum bile yok bu konuda. Tefsirlere bakılabilir. Yani peygamberi konuşturarak yaptığı saçma sapan yorumlardan anlaşıldığına göre ayet açık ve burada diğer kitabın yazarı İlhan Arsel bu kitabın yazarı İlhan Arsel’e reddiye yapıp "ayet öyle değil Araplar kızları değersiz gördüğü için onları Allah’a, erkekleri kendilerine mal ediyorlar" diyor bir nevi. Diğer kitabın yazarına bu kitabın yazarını eleştirdiği için teşekkür ederim. Kitabın en aykırı iddiasını hiç kimseye bırakmadan yine kendisi reddeden adam gibi adam :D Kızlara önem verildiğini göstermek amacıyla dayandığı noktalardan biri de lat, menat ve uzza putlarının yani bu dişi putların Arapların en kutsal gördüğü putlar olduğu düşüncesidir. Oysa bu putlar ikinci derecede putlardır ve önlerinde Hübel putu olduğu, bunun da Kabe’nin en büyük ve en önemli putu olduğu söylenir. Putların Araplardaki önemi hakkında özel bir okuma yapmadım fakat Hübel putunun Baal putundan geldiği iddiasını gördüm çalışmalardan birinde. İnternette ise Hübel olan dönüşümlü haldeki kelimenin başındaki hu ekinin Arapça'daki hu zamirine yani eril zamire ait olduğu iddiası var ki hu erkekler için kullanılıyor gerçekten Arapça'da. Eğer doğruysa bu da erkeklere daha çok önem verildiğini mi kanıtlıyor yani? Ayrıca birçok put arasında örnek verdiği bu üç putun isimlerini Araplar kendi oğullarına vermiştir. Kızlarına daha çok değer veren toplum çocuklarının ismini Abduluzza ve Abdulmenat koyar mı? Bu isimlerin anlamı Uzza’nın kulu, Menat’ın kulu şeklindedir. Ayrıca erkek çocuğu doğurduğunda gurur duyma, kız çocuğu doğurduğunda utanç duyma anlatısı yaygın bir şekilde hemen her kitapta yer alıyor. Böyle kendi kendini reddeden açıklamalara gerek yok. İlhan Arsel iddiasının saçma olduğunu bilmesine rağmen kitaplarında yer vermeye çekinmeyen biridir. Öyle saçma yorumlar var ki okuyan kişi umarım bunu bilinçli olarak yazmamıştır der. Bir de aşağıda vereceğim kitap benzer konu işlemiş ve bilimsiz Arsel’den daha tutarlı bir tarih sahnesi ortaya koymuş. Mesela orada böyle yorumların aksine melekler hakkındaki telakkilerinin kız çocuklarının gömülmesi olayını kolaylaştırdığı anlatılmakta. “Onların, meleklerin Allah’ın kızları olduğuna ve küçük yaşta öldürülen kızların da meleklere katılacağına inanmaları da kız çocuklarını gömme nedenleri arasında sayılmaktadır” diyor. Mesela Kurtubi'nin tefsirinde de yukarıdaki cümleleri destekleyen şu cümleler var: Bir de onlar kızları Allah'a isnad ederler. Hâşâ! O, münezzehtir. Halbuki candan arzuladıklarını da kendileri için isterler. "Bir de onlar kızları Allah'a isnad ederler.” Bu âyet, Huzaalılar ile Kinânelîler hakkında İnmiştir ki, onlar meleklerin Allah'ın kızları olduğunu iddia ediyorlar ve (kız çocuklarını öldürerek) kızları kızlara gönderin, derlerdi. (Nahl 57 ayetinin tefsiri) Bu Nahl 57 ayeti Arsel'in yukarıda kendince tefsir ettiği ayet. Bu ayet sebebiyle Araplar melekleri Allah'ın kızları olarak görüyorlar niye kendi kızlarını değersiz görsünler diyor. Fakat doğruluğu yok. Biraz tefsir kitabı karıştırsa tarihi rivayetler üzerinden durumun sebebini anlayabilirmiş. Bir de bu ayetin tercümesi bile Arsel'in kızları daha değerli görüyorlardı argümanını yalanlıyor zaten. Ayet farklı yorumlanmaya müsait olmayan açık cümlelerden oluşuyor. Bir de Arsel'in argümanına onun gözüyle bakalım. O görüyor ki ayetlerde hem Arapların kızlardan utandıkları hem de dişi putlara taptıkları bilgisi var. Öyleyse ilki abartma ya da yalan olmalı diyor. Peki biz birini reddedecek olsak niye Arsel'in yaptığı üzere birincisini reddedelim? Tarih kitaplarında bulunanlar birincisini değil reddetmek aksine doğrular nitelikte. Arsel'in kendisinin iddiasını doğruladığını söylediği ayet yani Arapların meleklere Allah'ın kızları olarak bakışından bahseden ayet bile tarihi rivayetleri göz önüne alınca onun tefsirini yalanlıyor ve o bakışın sebebini açıklıyor. Kendisi de kitabın bir yerinde kızların şu şu sebeplerle öldürüldüğü söyleniyor derken bu bakışı dile getirmişti. Fakat reddetmek için rivayetleri atlayıp işte böyle alternatif yorumlar üretmek lazım o da bunu yapıyor zaten. Bir de bu ayetten 5 ayet ileri gidip Arapların hoşlanmadıkları şeyleri Allah'a nisbet etmelerinden açık bir şekilde yine bahsedildiği ve yorumlarının altının boş olduğu görülebilir. Bu ayetlerin indiği zaman müşrik veya müslüman kimse de çıkıp dememiş "bu nasıl ayet biz kızlarımızı erkek çocuklardan daha çok seviyoruz" diye. Bu kadar ayet ve tarihi rivayet varken büyük oyunu gören sadece Arsel var. Başka kimse görmedim. Turan Dursun bile zamanında Arsel ile mektuplaşırken kardeşim bu da eleştiri olarak yazılır mı diye içinden geçirmiştir bence :D Ortada kız çocuklarının öldürülmesi ile ilgili bir iki örnek bulunduğu kabul edilebilir ancak diyor. Oysa bu konuda herhangi bir makale okursanız ondan fazla farklı olay rivayeti aktarıldığını görürsünüz. 10 kişi bunu aktarmışsa kaç kişi yapmıştır kim bilir. Bu rakam bir konu hakkında hüküm verebilmek için çok iyi bir rakamdır ve hiçte az değildir hadis usulculerine göre. En çok bilinen olaylarda bile daha az rivayet yer alabiliyor elimizde. Hadis rivayet edenlere sadece 10 olay aktarılmış demektir bu. Fakat birçok kabile ismi verdiklerine göre daha fazla olduğu muhakkak. Turan Dursun cahiliye hakkındaki şiirin tercümesi öyle olmayabilir dedikten sonra aklı başında hiçbir baba çocuğunu gömmez deyip ideolojik saplantısını yansıtıyordu. Bunların kafa gidip geliyor bazen. İlhan Arsel, Arap şairlerinin şiirlerinde kız çocuklarının öldürüldüğüne dair bir şey yok diyor. Cahiliye'de yazılmış bir şiir var mı bilmiyorum fakat cahiliye görmüş kişilerin konu hakkındaki rivayetleri hiçte az değil ve herhangi bir şiire ihtiyacımız da yok bence. Ama yazar en azından Turan Dursun okusa cahiliye devrini yaşayan sahabeleri gören Ferezdak isimli şairin cahiliyeyi anlatan bir şiiri olduğuna rastlayabilirdi. Gerçi Dursun da şiir şaire ait olmayabilir, çevirisi böyle olmayabilir diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışsa da cümlenin çevirisi en çok kullanılan sözlüklerinden biri olan Lisanü’l Arab sözlüğüne dayanmaktadır. Turan yalanlamaya çalışsa da buna kendisinin bile inandığını sanmıyorum o yüzden Dursun 2 Arsel 0 maç devam ediyor. Bir de Arsel Şeriat ve Kadın kitabında Ferezdak’ın babasının kız çocuklarını kurtardığı bilgisini de veriyordu. Fakat iddiasını desteklemeyeceği için sayı vermekten kaçınmıştı. Onun veremediği sayıyı ben vereyim. Dia'nın Mev'ude maddesinde Ferezdak'ın babasının tam 360 çocuğu bu şekilde alıp kurtararak geçimlerini sağlayıp büyüttüğüne dair rivayet var. Dayanamadım bir bilgi daha veriyorum. İlhan Arsel cahiliye kadının durumu İslam'dan öncesinde daha iyiydi bunun için şu, şu kitaplara bakın demişti Şeriat ve Kadın isimli kitabında. O eserlerin yazarları Ebul Ferec, İsfahani, İbnü'l Esir gibi kişilerdir. Mesela bu konuda yazılmış makalelerde bu isimler geçiyor. Ebu'l Ferec'ten aktarılan rivayette yukarıdaki adam Ferezdak'ın dedesi olarak geçiyor ve kurtardığı kişi sayısı 280 olarak verilmiş. Diğer bir verdiği kaynak olan İbnü'l Esir'in kitabında ise sadece kız çocukları değil erkek çocukların da öldürüldüğü bilgisi var. Aşağıda vereceğim kitabın kaynaklarından biri de zaten İbnü'l Esir'dir. Bu konuyu ele alan makaleleri inceleyip verdikleri kaynakçalara göz atarsanız bu bilgiler ve hangi yazarlardan alındıkları görülüyor. Arsel bu kitapları iddiasına kaynak göstermesine rağmen 1-2 defa bu gömülme olayı gerçekleşmiş diyebiliyor yine de. Neyse yani diyorlar ki Ferezdak'ın dedesi(ya da babası) bu kadar kişiyi özgürleştirmiş ancak oğlunun şiirlerindeki ifadeler bundan bahsetmiyor olabilir. Adamın yaşamında bu bilgi varsa şiirlerindeki cümleler ondan bahsetmemiş olabilir demek çok zor. Bu iki saplantılı yazar sürekli birbirlerinin iddialarını yalanlıyor. Ya da kendi iddialarını başka kitaplarında yalanlıyor. Aydın olmuş ama aydınlanamamışlar. Bir de zaten her kız gömülüyor demek yanlıştır. Öyle olsa ortada nesil kalmazdı. Fakat nadiren demek de doğru değil. İlhan Arsel bir yandan bu konuda bir iki olay görülse de deyip çok nadir sayıyor bir yandan da İslam öncesinde de bunu yasaklayan bir kavim vardı diyor. Bu bir çelişkidir. Münferit bir iki olaysa zaten bunun için yasaklamaya gidilip genel bir kural alınmaz. Bir de İslam'dan önce tümden yasaklanmış olsaydı elimizde Müslüman olduktan sonra pişmanlıklarını anlatan kişilerin rivayetleri olmazdı. Ayrıca Arsel islam öncesinde bunu yasaklayan bir kavim zikrederken kaynaklarda bunu uygulayan 7-8 kabile ismi zikredilir. İlhan Arsel gibi saplantılı biri değilseniz böyle ucuz yöntemlerle yalanlama yoluna gitmezsiniz. Bir de az olması yasaklanmayacağı anlamına mı geliyor? Din üvey annesiyle evlenen Araplara bu konuda yasak getirmiştir ama yapan azdır. 7-8 nikah çeşidi daha var bunun dışında. O toplumda her kabilede bunları biraz uygulayanlar varsa bile bu sadece görülen aşağılık uygulamaların yükseltilmesi ve kadınların mevkilerini artırmasına örnektir ki bizim elimize ulaştığına göre 5 kişinin ismi geçiyor bunu yaptığına dair. İlhan’ın sık kullandığı kitaplardan birinde aktarılıyor bu isimler. Araştırılsa diğer kaynaklarda da anlatıldığı da görülebilir muhtemelen. Dia’da da buna değinilmiş. Yaygın değil fakat hiç görülmeyen bir şey de değil. Ayrıca saplantılı yazarımız bunlara rağmen cahiliye insanını utanmadan ve galiba buna inanarak ahlaklı görmüştür. İşte cesaret işte feraset işte fedakarlık işte mertlik işte adam gibi adamlık :D İlhan Arsel bu konuda aktarılanları “güya böyle olmuş” diyerek yalanlıyor fakat kitapları tek bir rivayete dayanıp onu kesin gerçek olarak sunduğu hikayelerle dolu. Usul bilmeyen, hadis bilmeyen, tefsir bilmeyen, tarih bilmeyen, hukuk bilmeyen ama buna rağmen kendi düşüncelerini herkesinkinden üstün tutan bir adam için fazla iddialı yaklaşımlar bunlar. İlhan Arsel sallamalara devam ederek kız çocuklarını öldürmenin yasaklanmasının ancak Mekke'nin fethi sırasında, mümtehine 12 ayetinin inmesiyle birlikte gerçekleştiğini söylüyor. Evet bu ayet o zaman inmişti fakat bu konudaki yasak çok daha önce zaten gelmişti. Fakat o diyor ki Muhammed peygamber olduktan sonra 19 yıl buna bir şey dememiş ancak ölmeden önce yasaklamış. Halbuki akla gelen ilk örneklerden biri daha birinci akabe biatındaydı. Bunun böyle olduğunun kanıtı operatör profesör her şeyin bilirkişisi sayın doktor İlhan Arsel'in Şeriat ve Kadın kitabında kaynağıyla beraber geçiyor: Birinci Akabe biati diye bir biat vardır ki,"Muhammed'in el-Akabe'de Ansardan 12 kişiyle buluşması ile oluşmuştur. İslâm'da buna "Kadınlar biati" adı verilir. Bu adın verilmesi, biat'ın kadınlar tarafından yapılmış olmasından değil, fakat savaş farzedilmeden önce yapılmış olmasındandır. Ibn Hümey'in belirttiğine göre, bu biat'a katılanlar Tanrı'ya hiçbir şey ortak katmamak, iftira etmemek, hırsızlık yapmamak ve zinada bulunmamak, çocuklarını öldürmemek için biat etmişler, Muhammed de onlara cennetleri va'd etmiştir. Bu konuda bk. Taberî, age, (1966), II, 178 ve d. Ayrıca bk. Sahih-i..., IV, 411-2; v e X, 31?-6, ve XI, 198. Görüldüğü üzere gelen kişilere çocuklarınızı öldürmeyin diyerek şart koşmuş. Hatta daha az da olsa erkek çocuklarını da öldürenler vardı ki çocuklar olarak geçmiş. İlhan Arsel’in diğer kitabındaki yorumlara göre Kuran'da çocuklarınızı öldürmeyin diye bahsedilirken kız çocuklara dikkat çekilmiş. Ben diğer kitaptaki İlhan Arsel’in yalancısıyım valla. Ancak diğer kitaptaki İlhan Arsel de haksız. Peygambere gelen bir kadın dört erkek evladını öldürdüğünü anlatmıştı. İlhan Arsel kadınların değil sadece erkeklerin bu uygulamaya gittiğini söylüyor fakat elimizde kadınlardan da bunu yapanlar olduğunu söyleyen veriler var. Yine işkembeden sallama çıkarımı yapmış. Bu yüzden çocuklar diye kast edilen kız ve erkek çocuklar ama daha çok kız çocuklardır. Neyse. Bu biat 621 yılındaydı. Bu alıntı bu kitaptaki İlhan Arsel’in sallamasından çok daha önce ve peygamber daha Mekke'deyken yasaklandığını gösteriyor. Bu örnek benim aklıma gelen en erken tarihli örnek. Daha da önce gerçekleşmiş olduğu muhakkak. Çünkü bu eylemden dolayı insanların azarlanıp tehtid edildikleri tekvir suresi peygambere inen 6. suredir. Buradan da İslam'ın geldiği ilk zamanlardan beri bu fiilin kınandığı görülebilir. Neyse. Öteki kitabın yazarı İlhan Arsel'e bu kitabın yazarını aydınlattığı için teşekkür ederim. Bir de sahabeler arasında Müslüman olduktan sonra bunu uygulamaya devam eden tek bir kişi gösteremez İlhan Arsel ve bu da erken dönemlerde ortadan kalktığını gösteriyor zaten. Eğer 19 yıl daha hiçbir şey dememiş olsaydı devam eden dönemde bunların uygulamaları da bize aktarılırdı. Bunun yerine aktarılan şeyler sadece Müslüman olduktan sonra cahiliye uygulamalarından dolayı pişmanlıklarını dile getiren kişilerin rivayetleridir ki az değildir. Bu iddia da öncekiler gibi sallamadan ibarettir. Yauw bunlara aydın diyorlar bir de. Doğrusunu bilmesine rağmen yalan söylüyor işte görüldüğü gibi. Cahiliye döneminde böyle bir uygulamaya ceza verilmediği de aktarılan bilgiler arasında. Kimse yaptıklarından ötürü bu kişileri kınamıyor bile. Ama 1400 yıl sonra birisi cahiliyenin daha ahlaklı olduğunu iddia edebiliyor. Saplantı işte. “Her ne kadar Muhammed Mekke’deyken Kureyşlilerin kendilerine saldırı siyaseti izlediklerini ve bu yüzden Medine’ye hicret zorunda kaldığını söylerse de gerçek bu olmaktan uzaktır. Çünkü Kureyşliler çeşitli din ve inançlara karşı hoşgörülü kimselerdi.” Yanlış okumadınız böyle bir cümle var kitapta. İdeolojik körlük bu hale getiriyor işte insanları. Elde onlarca kaynak varken bunu iddia edebilmek ben kitaplarımda bilimden ve akıldan bahsediyorum ama kendim bunlardan çok uzağım demektir. Bunları dedikten sonra Kureyşlilerin en çok ticarete önem verdiklerinden vs bahsediyor. Zaten dine inanmama sebeplerinin en önemli nedenlerinden biri de bu para babalığıydı. Diyor ki ilk başlarda Muhammed’e de hoşgörü vardı kimse bir şey demiyordu. O kadar hoşgörülü olunsa davetin ilk üç yılı gizlice olmazdı. Zaten peygamber ilk defa tanıdıklar arasında yemek verip açıklama yaptığında daha bizzat amcasının eline taş alıp ona fırlattığı da yazıyor kitaplarda. Sallıyor yine Arsel. Bir de Ebu Talib’in peygamberi koruduğu dönemde o ilahlarına sataşsa da Kureyşliler ona saldırmayıp hoşgörü göstermiştir diyor. O koruma olduğu için bir süre saldırmadıklarını bilmeyen yoktur ama neyse. Hadi ona saldırmıyorlar hoşgörüsünden. Hadi o putlarına sataşıyor ama onlar sabrediyorlar. Diğer inanan insanlara saldırmalarını nasıl açıklıyor dersiniz Arsel? Korumasız kölelere inandıkları için saldırmalarını nasıl açıklıyor? Açıklamıyor çünkü açıklaması yok. Arsel, şeytan ayetleri masalını anlattıktan sonra Kureyşliler aralarından Müslüman olanlara bile fazla düşmanlık göstermemişlerdir diyor. Bunun koca bir yalan olduğunu herkes biliyor tabi ama buna da Hz.Ömer'in Müslüman oluşunda Kureyşlilerin hoşgörü gösterdiklerini kanıt olarak sunmuş. Halbuki yalandır. İlhan Arsel'in cümleleri şöyle: "Gerçekten Ömer Müslüman olunca Kureyşlilerden bazıları kendileriyle kavga etmek ister. Olaya tanık olan Kureyş ulularından biri onlara 'Nedir bu hal?' diye çıkışır. Onlardan 'Ömer dinini terk etti biz de ona hesap soruyoruz' diye yanıt alınca şöyle der: Ne? Bir adam kendine bir din seçmiş ise bundan size ne?" Oysaki aynı Ömer Müslümanlığı seçtiği andan itibaren Muhammed'in getirdiği hoşgörüsüzlük geleneğine sarılmış olarak sırf babası kendine "Ey oğlum, neden atalarının dinini terk ettin?" dedi diye kendi öz babasının kellesini kesmiştir." Burada son iddiaya dair kaynağı nedir bilmiyorum doğru olma ihtimali çok düşük. Zaten babasına dair pek bilgi bulunmuyor elimizde. En azından ben görmedim. Bildiğimiz şeyler ise babasının o dönem müslüman olanlara eziyet ettiğini anlatan rivayetler. Öyle müslüman olan birine hoşgörüyle yaklaşıp niye terk ettin diye soracak bir karaktere sahip olduğu anlatılmıyor. Zeyd b. Amr'a Müslüman olduğu için yaptıkları anlatılıyor bunun aksine. Hoşgörüden çok duruma sinirlenmiştir bence ama kesin bir şey söylemek zor. Kaynaklar sınırlı ve ben Arsel'in kitaptaki kaynağını görmedim kitabı okumak yerine Youtube'den dinlemeyi tercih ettiğim için. Arsel'in ilk cümlelerindeki algıya bakalım bir de: "Gerçekten Ömer müslüman olunca Kureyşlilerden bazıları kendileriyle kavga etmek ister." Kavga etmek sadece bir istek olarak geçmiyor rivayetlerde. Bunun aksine Kureyşlilerin, din değiştirdiğini öğrenince hemen ona saldırdıkları anlatılıyor. "Olaya tanık olan Kureyş ulularından biri onlara 'Nedir bu hal?' diye çıkışır. Onlardan 'Ömer dinini terk etti biz de ona hesap soruyoruz' diye yanıt alınca şöyle der: 'Ne? Bir adam kendine bir din seçmiş ise bundan size ne?' Bu cümleler sonrası ikinci iddiaya geçiyor Arsel ama bunu yaparken de Kureyşlilerin bu cümleler sonrası kavgadan vazgeçtikleri algısını bırakıyor. "Gördüğünüz gibi Kureyşliler ona nasıl hoşgörülü davranmış ama bakın müslüman olan Ömer babasına ne yapmış?" demek istiyor. Ama öyle değil. Bu bahsettiği yaşlı adam olaya hemen o anda tanık olup dahil olmuyor bu kavgadan çok daha sonra oraya gelip araya girdiği yazıyor rivayette. İlhan Arsel okuduğu rivayetin detaylarını değiştirerek farklı bir şekle sokup yalan söylüyor. Rivayet aynen şöyle: îbn-i İshâk dedi ki : Abdullah b. Ömer’in âzâdlısı Nâfi, İbn-i Ömer’den naklen haber verdi ki o şöyle dedi: Babam Ömer müslüman olduğu zaman Kureyş’ten haberleri iyi anlatan kim var, diye sordu. Ona denildi ki : Cemil b. Mamer el-Cumahi var. Bunun üzerine babam onun yanına gitti. Ben de onun peşine gittim. Gittikten sonra ey Cemil, müslüman olduğumu ve Muhammed'in dinine girdiğimi biliyor musun? dedi. Allah'a and olsun Cemil haberi alır almaz cübbesini kaldırıp gitmeğe başladı. Ömer de onun peşine gitti. Ben de babamın peşine düştüm . Nihâyet mescidin kapısının önüne geldiği zaman en yüksek sesiyle onlar Kâbe’nin etrafında meclislerinde bulunmakta iken şöyle bağırdı: Ey Kureyş agâh olunuz ki Ömer b. el-Hattâb dininden başka bir dine çıkmıştır. Ömer onun ardından, yalan söylüyor, ben yalnız müslüman oldum ve şehâdet ettim ki, Allah’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur ve Muhammed onun kuludur ve Resûlüdür, der demez onun üzerine atıldılar ve onunla çarpıştılar. Nihâyet güneş zeval vaktine yaklaştı. Ömer yoruldu ve oturdu. Onlar başında dikildiler. O ise şöyle diyordu: Aklınıza geleni yapınız. Allah’a yemin ederim ki, şâyet biz üçyüz adam olsaydık Mekke’yi ya sizin için terkederdik. Veya siz bizim için terkederdiniz. Onlar o durumda iken Kureyş’ten bir yaşlı geldi. Üzerinde yemeni bir cübbe ve renklerle nakışlı bir gömlek bulunmaktaydı. Nihâyet yanlarında durdu ve şöyle dedi:Nedir bu haliniz? Dediler ki, Ömer dininden çıkmış. Dedi ki: "Bırakın! Adam kendine bir yol seçmiş size ne? Beni Adiyy b. Kâb’in bu adamlarını size teslim edeceklerini, onu yardımsız bırakacaklarını mı zan ediyorsunuz? Adamı bırakın gitsin." Allah'a and olsun, sanki onlar bir elbise idi de onun üzerinden soyuldular. Ben, Medine’ye hicret ettikten sonra babama dedim ki :Ey babacığım, Mekke’de müslüman olduğun zaman kavmin seninle savaşırken onları senden men eden adam kim idi? Dedi ki : Ey oğulcuğum , o As b. Vâil es-Sehm i’ idi. (İbn Hişam'ın Siyer'inden) Hani Kureyşliler aralarından Müslüman olanlara dahi fazla düşmanlık göstermemişlerdi? Daha ne kadar göstermeleri gerekiyor acaba yazara sormak lazım. Arsel cümleleri öyle algı yapılacak şekilde kuruyor ki sanırsın hiç kavga etmediler, Kureyşliler hiç saldırmadılar. Bu cümleleri kaynak göstererek yazıyor bir de kitaba. Yani sorarsanız Arsel kaynaklara dayanıyor derler. Kaynaklar konuşmuyor sonuçta, konuşturuluyor. Ayrıca okuyucu bakmayacak nasılsa, yaz yazabildiğini kardeşim! Rivayetleri ve olayları küçük detaylarla öyle ince ince tahrif ediyor ki şaşıp kalıyorum bazen. Başka kitaplarında da birçok defa bunu yaptığına denk geldiğim için yanlışlıkla yapılan bir hata olarak görmüyorum artık böyle detayları. Yani elindeki rivayet Kureyşlilerin hoşgörüsünden hiçbir şekilde bahsetmiyor aksine saldırganlıklarını anlatıyor ama Arsel kitabında bu olayı onların hoşgörüsü olarak sunuyor. Kavgadan sonra gelen adamın son iki cümlesi de biraz fikir özgürlüğü biraz da kabilecilik anlayışına dayanıyor. Burada hoşgörüden söz edilebilecekse sadece o adama ait. Kureyşlilerin genel tavrıyla bu hoşgörünün ilgisi yok. Çoktan saldırı gerçekleşmiş ve adam kabile anlayışından ötürü Hz. Ömer'i korumasa kavga belki de devam edebilirmiş. Çünkü adam Hz.Ömer'in kabilesine mensup bir kişi. Benî Adî b. Kâ‘b, Kureyş kabilelerinin bir koludur. O dönemlerde kabilecilik öyle önemli ki sırf aynı kabileden olmaları sebebiyle bile adam olaya müdahale etmiş olabilir. Mesela benzer şekilde Hz. Ebubekir Kabe civarına gidip insanları dine davet ettiğinde kötü bir şekilde dayak yediği anlatılır. Etrafta kavgaya şahit olan bir sürü adam varken neden sadece Teymoğulları mensupları onu baygınken kurtarıp eğer o ölürse biz de Hz. Ebubekir'i öldüresiye döven Utbe b. Rabia'yı öldürürüz dediler? Hz. Ebubekir'in Teymoğullarından olmasıyla bir alakası olabilir mi? Bence olabilir. Arsel de bu kitapta olayı doğru anlatıp yaşlı adamla Hz. Ömer'in aynı kabileden olduklarını söylese veya adamın son iki cümlesini aktarsa cümlelerini Kureyşlilerin hoşgörü anlayışları üzerine kuramayacak ama bilerek bunu gizliyor. Bir rivayete göre de kurtaran kişi sadece aynı kabileden değil bir de Hz.Ömer'in dayısıdır. Akrabalık ilişkisinden ötürü de müdahale etmiş olabilir. İbn İshak'ın kitabındaki rivayete göre ise o yaşlı adamın son sözleri, “.......Ne olmuş yani! Adamın biri kendisi için bir tercihte bulunmuşsa onu öldürecek misiniz? Sonra Adiyyoğulları onu size böyle bırakır mı zannedersiniz? Bırakın adamı istediği gibi davransın.” olmuş. Yani hoşgörü varsa sadece o adama ait ve olaya müdahale sebebi de tam olarak hoşgörü değil. Biraz da Hz.Ömer'in akrabası veya aynı kabileden olması sebebiyle yani bir şekilde yakını olduğu için böyle davranmış. Kureyşliler de görüldüğü üzere hoşgörüden değil kavga büyümesin diye orayı terk etmiş. Yaşlı adama hak verip Hz.Ömer'in fikir özgürlüğüne saygı duydukları için değil. Yani sözün özü kendine kanıt yapmak için rivayeti ve yaşanan olayları tahrif etmiş yine Arsel. Bu konuda iddiasını desteklemek için verdiği tek bir örnek var onu da yalanlarla süsleyip sunmuş. Arsel'in bir cümleyle geçip doğru aktarmadığı iddiaları böyle uzun uzun açıklamak zorunda kalıyoruz çünkü karşımızda dürüst bir adam yok. İstediği gibi rivayetleri tahrif ederek sunan bir adam var. Daha sonra Peygamberden önce hoşgörü içinde yaşıyordu Araplar, diyor. Ciddi ciddi bunu iddia ediyor. Adamlar senede dört ay haram ay olsun savaşmayalım demişler ve hoşgörü içindeydiler evet. Kan davaları vardı ve hoşgörü içindeydiler. Bunu iddia etmek ben Cahiliyye hakkında kitap yazdım ama Eyyamu'l Arab gibi bir kavramdan haberim yok demektir. Muhammed’den önce Araplar diğer inançlardan insanlarla evlenebiliyordu fakat Muhammed buna da engel olmuş Müslüman olmayanlarla evlenme yasağı getirmiştir, diyor. Müşriklerle evlenme yasağı getirdiği doğru. Ama ehli kitapla yasak yok İlhan atmış yine. Bir de Ebu Leheb peygambere baskılarını sürdürürken tebbet suresi inince çocuklarına peygamberin kızlarını boşayın emri vermiş ama yine de sen bilirsin Arsel. Mut’a nikahı hakkında “her ne kadar bu usul görünüş itibariyle belli bir süre beraberce yaşamak üzerine antlaşma yapması ve bu sürenin sonunda ayrılması niteliğinde olmakla beraber aslında kadını bir süre için kiralaması demektir.” Bu kitapta bunu derken güya kadınların haklarını korumak için yazdığı Şeriat ve Kadın kitabında bu uygulamayı "Müt'a evlilik sistemi, Islâm'dan önce Arap kadınının özgürlüğünün, bir başka örneğiydi.” Ne kadar da saçma bir düşünce... Ayrıca madem kadının özgürlüğünün örneğiydi senin iddiana göre Muhammed bu nikahı kaldırmadığı için bu özgürlüğü devam ettirmiştir. İki düşünce de sana ait madem o zaman bunu söylemen gerekir ama saplantılı olduğun için söyleyemiyorsun. İlhan kadar kendisiyle çelişen adam zor bulunur. Bir de mehir konusu vardır. Uygulamalar çeşit çeşit. Bir kısım insanlar mehri kıza veriyormuş evlenmeden. Bazılarının mehrini ailesi alıp kıza vermiyormuş. Bazıları mehri zorla kızdan alıp kendi yiyormuş. Bazı babalar mehrin üstüne kızına hediye de alabiliyormuş. Buradaki uygulamalardan hangisinin daha yaygın olduğu hakkında fikrim yok fakat hakkı elinden alınan kişilerden bahsediliyor kitaplarda. Bazıları kadınların çoğunluğunun bu mehri alamadığını da söylemiş ama ben iyimser olarak yarı yarıya deyip örnek vereyim. Diyelim ki 100 kişi var 50’si kızın lehine görülen uygulamaları diğer 50’si kızın aleyhine görülen uygulamaları gerçekleştiriyor. Ya da 70-30 bile olabilir. Din gelip o diğer 50’sinin ya da 30’unun haklarını ayetle sabitleyip bunu zorunlu kılarak kadının mehrine dokunmaya yasak getiriyor. Bu açıktır. Kız çocuklarının gömülmesi de böyledir. Boşanma hakkı, miras hakkı uygulamaları da böyledir. Mesela Hz.Hatice soylu bir aileye mensup ve miras alabilmiştir eski eşinden. Fakat alamayan yekun hiçte öyle azınlık değil kitaplarda anlatıldığına göre. Diğer kadınlara nazaran soylu görülen bazı kadınlar farklı haklar elde etmiş ama bu konuda birkaç kişiden başka kimsenin örnek gösterilememesi durumu varken İlhan Arsel kızların gömülmesi olayındaki gibi davranarak bir iki durum dışında bu haklar alınamıyordu demeliydi. Ancak öyle yapmamış tüm kadınlar bu hakları alıyordu diyerek iki farklı durumda iki farklı tavır sergileyerek kendi kendiyle çelişmiştir. İlhan Arsel dürüst bir adam olsaydı herkesin boşama hakkı olduğunu ve miras alabildiğini iddia etmezdi zaten. Çıkarım yaptığı kitaplardaki nadir örnekleri genel sayıp burada bilimsel bir şeyler ortaya koyduğunu söylüyor ve buna inandırıyor da ilginç olarak. Mesela Hicaz kabilelerinde miras alma hakkı daha çok görülürken başka kabilelerde daha az görülüyormuş ama görülüyormuş. Ya da boşanma hakkı herkeste yok bazıları evlenmeden alabilmiştir bunu. Örneğin "Cahiliye Devrinde Boşanma Çeşitleri ve İslam'ın Boşanmada Örfe İtibar Etmesi" isimli makaledeki bilgiler dikkat çekici: "Cahiliye Arapları, boşanmayı mübah (serbest, günah olmayan bir tasarruf) bilirler ve bunu tamamen erkeğin elinde olan bir yetki olarak kabul ederlerdi. Ancak boylarının şerefiyle imtiyaz eden bazı kız ve kadınlar, evlilik sözleşmesi esnasında boşanmanın kendi ellerinde olmasını şart koşarlar ve bu hakkı elde ederler ve isterlerse aile hayatını sürdürürler, isterlerse\ evlilik birlikteliğini sona erdirirler ve boşanmayı gerçekleştirirlerdi." Mesela bu kitaptakilerle aynı iddialarda bulunduğu Arap Milliyetçiliği ve Türkler kitabında Arsel şöyle diyor: "Örneğin İslamdan önceki dönemlerde kadın, evleneceği erkeği seçmek ya da kocasını boşamak hakkına sahipti. Bunun böyle olduğunu İbn Hişam, Selma bin Amr örneğini vererek kanıtlar. Medine'de asil bir ailenin kızı olan Selma'nın, kendi dilediği bir erkekle evlenmek ve istediği zaman onu boşamak hakkına sahip göründüğünü anlatır." Okuyucusunun İbn Hişam'a bakmayacağını bildiği için böyle rahat rahat atıp tutuyor. İbn Hişam'ın bu konudaki rivayeti Arsel'in anladığı ile değil bunun tam aksine makaledeki bilgilerle tamamen uyuşma niteliği gösteriyor: "Selma kavmi arasında şerefli olduğundan dolayı, ancak boşanma hakkının kendisine ait olmasını şart koşarak evlenirdi. Bu yüzden bir adamdan hoşlanmadığı zaman hemen ondan ayrılırdı." Bu rivayet başlı başına boşama hakkını alabilmenin bütün kadınlara özgü olmadığını doğruluyor. Arsel de kadının asil bir kadın olduğunu söylemiş ama asil bir kadın olduğu için bu hakkı alabildiğini gizlemiş. Görüldüğü üzere kanıt diye sunduğu rivayetin içeriği de bunu bazı kadınlara has bir istisna olarak vurguluyor ama Arsel sık yaptığı gibi yine bahsi geçen konularda yeterli okuma yapmamış okuyucusunu yanlış yönlendirerek onlara yalan söylüyor. Cahiliye'yi konu alan birkaç kitap ve makale incelediğimde gördüğüm nadir örneklerden biri bu Selma örneğiydi ve hemen her çalışma bu tarz örnekleri toplumdaki istisnalar olarak vurgulamış. Belli ki cahiliyede bazıları bu hakkı alabilmiş ama genele yayılmamış. Din ise reform yapmıştır bu konuda. Yani bazılarının uyguladığı şeyleri din tamama yaymıştır. Her ailenin kadına miras vermesini, her kadının boşanma hakkına sahip olmasını sağlamıştır. Ayrıca kadın evlenmeden önce boşanma hakkını isteyip bunu evlenmeye şart olarak koyabilir bu konuda herhangi bir yasak gelmemiştir. İlhan Arsel saplantılı olduğu için cahiliyede bazen görülen bu hakkı genele yaydığı için din reform yapmıştır diyeceğine kadının boşama hakkı vardı İslam elinden aldı diyor. Bu adamlar Türkiye’de değil Avrupa’da bugün böyle eleştiriler yapsa komik duruma düşerdi. Gerçi bir keresinde yaptığı oldukça saçma bir çıkarım üstüne Türkiye gündemine düşüp dalga geçilmişti kendisiyle ama bu yetmez. Aydın diye gösterilenlerin ne kadar karanlıkta kaldığını görmek için bir sürü veri var kitaplarında. Alıntılara cümle eklemesi mi dersin, alıntının kaynağını yanlış vermek mi dersin, alıntının manasını isteyerek tahrif etmek mi dersin, bir kitapta söylediğini diğer kitapta yalanlaması mı dersin, tamamı var bunların kitaplarında. Mesela Turan Dursun kızların gömülme meselesinde yukarıdaki rivayet dahil eldeki tüm rivayetleri ve kanıtları doğru dürüst hiçbir gerekçe göstermeden yoksayıp Arsel'le benzer çıkarımlarla hepsine yalan diyordu en azından. Arsel ise öyle davranmıyor. Birçok kaynakta farklı rakamlarla geçen Ferezdak'ın babasının kurtardığı çocuklardan bahseden rivayeti doğru saymış iddiasını desteklemek için ama sayıyı vermekten kaçarak kendi kalesine gol atmış sonuçta rivayeti kabul ettiği için. Rivayetin tam metnini ya da içeriğini verse bir iki olay diyemeyecek ve kitap boyu böyle yorumlar yapamayacak ama saplantısı rivayetin metnine sadık kalmasına izin vermiyor ve okurunu yanlış yönlendiriyor. Bu durum, Arsel'in bazen meseleleri istediği gibi tahrif ederek konu hakkında az okuma yapmış okuyucusunun aklıyla dalga geçerek yalan söylediğinin net kanıtlarından biri. Ben defalarca bunu yaptığına şahit oldum. Bu adamların kitaplarını iyi inceleyip isteyerek yaptıkları iftiraları görünce ahlaktan bahsedebilecek son kişilerin bunlar olduğu rahatlıkla söylenebiliyor. İlhan, Arap Milliyetçiliği ve Türkler kitabında Araplardan bazılarının Türkler nedeniyle geri kaldık iddialarına yanıt veriyor ve bunu yaparken de bedevilerin yaşamını eleştirirken genel anlamda Arapların adet ve alışkanlıklarını şöyle anlatıyor: "....Daha yukarıdaki bölümlerde bedevi Arabın bu yönlerinin Kur'an'da açıklandığını ve örneğin Tevbe Suresi'nde "Bedevi'ler kafirlik ve münafıklık bakımından şehirlilerden beterdir..." (K 9 Tevbe Suresi, ayet 97), "Bedevi'lerden öyleleri vardır ki... size belalar gelmesini gözetip dururlar, bekledikleri, kötü belalar kendi başlarına gelsin" (K 9Tevbe Suresi, ayet 98) şeklinde ayetler bulunduğunu ve benzeri sözlerin Muhammed tarafından sık sık tekrarlandığını belirtmiştik. İslamdan önceki dönemde de Arabın çok ilkel bir yaşam sürdüğü, batıl itikatlar içinde yüzdüğü, ömrünü sefil ve sefih bir şekilde içki içerek, kumar oynayarak geçirdiği, evlilik yaşamında sakat bir zihniyete sahip olduğu, mirasta erkek çocuklarına öncelik tanıdığı, kız çocuklarını belli bir yaşa geldiklerinde öldürdüğü vb. geleneklere saplı bulunduğu yine bu Arap kaynakların ortaya koyduğu şeylerdendir. Her ne kadar İslam sayesinde Arabın "Cahiliye"den kurtulup ışıklı döneme girdiği söylenirse de, İslam öncesi bu dönemin geleneklerinin çoğunu sürdüren ve çoğunu da pek olumlu sayılamayacak tarzda değiştiren İslamiyet, 1400 yıllık bir uygulamaya rağmen Arabın karakterinde, Arabın zihniyetinde ve yaşam usullerinde herhangi bir gelişme yaratamamıştır. Muhammed döneminin Arabıyla 20. yüzyılın Arabi arasında büyük bir değişiklik olmamıştır. " Son paragrafın bomboş cümlelerden oluştuğunu söylemeye gerek yok ama önceki paragraf bu kitabın tam aksine şeylerden bahsediyor. Hani nerede kaldı bu kitabın saçma sapan iddiaları? Hani kızlar daha değerli görülüyordu Araplarda? Hani "İslam öncesi dönemde, kız çocuklarının öldürülmeleriyle ilgili bir gelenek bulunduğuna ve Muhammed' in bu geleneği kaldırdığına dair söylenenlerin hepsi, yalan ya da abartmadan ibaret şeylerdir." demiştin bu kitapta. Arap kaynaklarına göre cahiliyede böyle bir gelenek bulunuyor muymuş yoksa bulunmuyor muymuş şimdi? Bu defa hangi İlhan Arsel yalan söylüyor?? O kitapta da benzer şekilde bu kitaptaki gibi yaklaşımlara sahip olduğu yerler var ama kitabın sonuna doğru Arap'a karşı Türkleri savunurken kullandığı cümlelerde dediği gibi bunlar Arap kaynaklarının ortaya koyduğu şeylerdir ve alternatif tarih üretmeye gerek yoktur. Diğer kitabın yazarı İlhan Arsel'e bu kitabın yazarı İlhan Arsel'i böylesine eleştirdiği için teşekkür ederim. Tam bir aydınlanma savaşçısı :D Ben cahiliye konusunda daha ilmi daha bilimsel daha tutarlı bir çalışmaya dair kitap linki vereceğim. Kaynaklara bakarak okunabilir. İİhan’ın kitabını okumadım Youtube’den dinleyerek okumuş saydım kendimi ve sık sık not aldım dinlerken. Bu yüzden kaynakları nelerdir göremedim. Fakat diğer yazdığı kitaplardan genelde hangi kaynakları kullandığı hakkında bilgim var. Bu vereceğim kitapta da İlhan’ın zaman zaman kitaplarında dayanak gösterdiği kaynaklar var. Mesela İlhan, diğer hiçbir kaynakta hiç kimseden aktarılmayan bir olayı kitaplarında yegane gerçek sayabilecek kadar ilimden yoksun biridir. Diğer kaynakların hiçbirinde o çok sınırlı birkaç gün içinde Arsel’in tek kaynakla aktardığı olayın yaşandığından bahsedilmiyor. Hatta diğer kaynaklar ne olduğu hakkında az çok ittifak halinde. Bunları görmezden gelip kesin gerçek olarak sunuyor bu adam. O olayda kullandığı kaynak burada da kullanılan kaynaklar arasında mesela. Ayrıca aynı kaynağı örnek vererek Şeriat ve Kadın kitabında şöyle diyor Arsel: "Kitab el-Muhabbar" yazarı Muhammed İbn Habib İslam'dan önce Arap kadınının sosyal ve ekonomik haklara sahip olduğunu, evleneceği erkeği seçmekte ya da dilediği işleri görmekte özgür bulunduğunu kanıtlayan nice örnekler verir. Okuyucusu bakmayacak nasılsa bu kitaba. Bu yüzden dilediği gibi konuşabiliyor. Aşağıda vereceğim kitapta kaynaklardan biri de bu kitaptır. İçerik olarak Arsel'in bahsettiği gibi miymiş göstermek için aktarmalar yapayım: “Muhabber’de yer alan bir rivâyete göre ise cahiliye döneminde kadınla nikâhlanmanın dört şekli bulunmakta olup, bunlardan biri kadını istemeyle gerçekleşirdi. İkincisi; kadının devamlı yanına giden bir dostu olurdu. Kadın doğum yapınca o adamdan olduğunu söylerdi. Böylece çocuk ona ait olurdu. Üçüncüsü; sancak sahibi olan kadınlar vardı ki insanlar ona giderek zina ederlerdi. Kadının bir temizlik zamanında (adet olmadığında) iki adam bu kadının yanına gitmişse ve kadın hamile kalmışsa çocuk bu iki adamdan birine ait olurdu. Bu olaya “Mukassime” adı verilirdi. Ayrıca belli bir adam herhangi kavme ait bir cariyenin yanına gider cariyeden olan çocuğun kavmi kendilerine ait olduğunu söyler, adam da çocuğu onlara satardı.” Aşağıda vereceğim kitapta ya da başka kaynaklarda yalnız bu değil çok daha fazla nikahlama çeşidi görülmekte. İlhan’ın tutarsızlığını ve kaynaklardaki ifadeleri kafasına göre gerçek sayıp kafasına göre reddettiğini göstermek için bunu örnek verdim. O kadar rivayet varken “güya böyle oluyormuş” diye reddettiği olaylar kaynak diye kullandığı kitaplarda da vardır. “Cahiliye döneminde öz anne ile evlenmek haram sayılmaktaydı. Ancak bununla birlikte kocası ölünce dul kalan bir kadının üzerine üvey oğullarından hangisi erken davranır, üzerine elbisesini atarsa kadın o kişinin olmaktaydı. Şayet kadın acele davranıp kaçabilirse serbest kalmaktaydı. Kadına sahip olan üvey evlat isterse onunla mihirsiz olarak evlenebilmekte veya dilerse mihrini kendine almak şartıyla başkalarıyla da evlendirebilmekteydi. Yahut öz babasından kalan mirastan kadını mahrum etmek için onun başkalarıyla evlenmesine engel olmaktaydı.” Böyle birbirinden ahlaksız uygulamalar kaynak diye gösterdiği kitapta da zikredilirken Arsel cahiliyyeyi ahlaklı olarak sunuyor. Evet verdiği kaynağa göre evleneceği erkeği seçebiliyormuş kadın! Arsel gibi davranıp tek bilgiyle işte hiçbiri seçemiyormuş demek lazımdı ama durum öyle değil. Kaynaklar taranınca seçebilenler olduğu gibi seçemeyen, velisi tarafından zorla evlendirilenlerden de birçok kişi olduğu görülüyor. Ayrıca Arap kadınının ekonomik haklara sahip olduğunu bu kaynakla dillendirmişti fakat bakalım İbn Habib bu konuda neler yazmış: "Kaynaklarda yer alan bilgilere göre cahiliye döneminde kadınların bir kısmı kendilerine karşı olumsuz bakış açısı sergileyen kimseler tarafından bazı haksızlıklara maruz kalmıştır. Bu haksızlıklardan biri kadının mirastan pay alamama durumudur. Bu dönemde mirasta hiçbir hakka sahip olmayan kadın ne kocasının ne de babasının mirasına girebilirdi. Cariyelere, kız çocuklarına ve hatta hür kadınlara bile mirastan pay verilmediği zikredilmektedir. Ancak savaştan ganimet getirenler ve at üstünde savaşanlar miras almaktaydılar." Görüldüğü üzere İbn Habib genel uygulamanın miras alamamaları yönünde olduğunu yazmış. Kitabın pdfsine erişemedim fakat muhtemelen İbn Hişam örneği gibi nadir rivayeti genel saymış olabilir Arsel. Kaynak veriyor ama kaynağa bakılmayacağını iyi biliyor o yüzden içi rahat. Cahiliye kadınlarının sahip olduğu ekonomik haklara(?) dair İbn Habib'den iki alıntı daha vereyim: Bu dönemde bazı kimselerce kadınlara yapılan haksızlıklardan biri de hayvanlardan istifade konusunda karşımıza çıkmaktadır. Bedevi olan halk kendi mallarından ve kestikleri hayvanların etlerinden, yerleşik halk da ekip biçtiklerinden ilahlarına ayırıyorlardı. Bedeviler, “deve beş defa doğum yapınca beşinci doğumunda erkek deve doğurmazsa onun kulağını ortadan ayırırlardı.” Bu hayvana bahîre derlerdi. Denizin başıboş olması gibi bu hayvanı da başıboş bırakıp, “onun kılından koparmazlardı. Ona binince ‘Bismillah’ demezlerdi. Onun üstünde bir şey taşımazlardı. Onun sütünü sadece erkekler içer, kadınlar içmezlerdi.” Yine bu dönemde bir kimse kendi malından veya hayvanlarından bir pay ilahlarına bırakırdı. Bu hayvana sâibe denilmekteydi. Bu hayvan, sahibine haram olurdu ve adam ona karışmazdı. Bu hayvandan gelen gelir sadece erkeklere ait olmaktaydı. Ancak kadınlar bu hayvana karışamazlardı." "Bir koyun yedi defa doğum yapınca yedinci doğumunda bir erkek doğurursa Araplar doğurduğu hayvanı keserlerdi. Bir dişi doğurursa o doğurduğu hayvanı kendi hayvanları arasına bırakırlardı. Bir dişi bir erkek doğurursa o iki hayvanı da haram sayarlar, kimse de onlara dokunmazdı. Onlardan elde edilen gelirler sadece erkeklere aitti. Kadınlar kullanamazlardı." Evet sosyal hayatta da ekonomik haklara sahip olduklarını anlatıyormuş İbn Habib... Ayrıca Mustafa Öztürk'ün cahiliye konulu çalışmasında İbn Habib'in kitabından şöyle bilgiler aktarılıyor: "Cahiliye devlinde boşama hakkı erkeğe aitti. Erkek karısına bir kez 'Boşsun' (enti talikun) dediğinde evlilik nihai olarak sona ermez, dilediği takdirde karısına dönebilirdi. İkinci boşamadan sonra da aynı şey geçerli idi. Fakat üçüncü boşamanın ardından eşine dönmesi mümkün değildi. Rivayete göre cahiliye devrinin meşhur şairlerinden A'şa bir kadınla evlenmiş, fakat kadının yakınları dayak tehdidiyle A'şa'yı boşanmaya zorlamışlardır. Bunun üzerine A'şa kadını bir kez boşamış, ancak kadının yakınları A'şa'yı ikinci ve üçüncü kez boşamaya icbar etmişlerdir." Görüldüğü gibi kaynak diye verdiği kitapta da boşama hakkının genellikle erkeğe ait olduğu söylenmiş ama Arsel istisna olarak bazı kadınların bu hakkı alabildiğini aktaran rivayetleri genel sayıp gerçeğe sadık kalmak yerine okuyucusunu kandırmaya çalışmış. Yine ayrıca İbn Habib kitabında Sakîf kabilesinden on eşi bulunan kişileri isimleri ile birlikte aktarırken İlhan Arsel bu bilgileri atlayıp başka bir cahiliye üretmeye çalışıyor. Saçma sapan bağlantılarla alternatif tarih oluşturmaya çalışmaya gerek yok. Bir yandan işine gelince hiç kimsenin aktarmadığı olayı bu kaynakta diye kabul ediyor bir yandan da aynı kaynakta anlatılanları güya böyle oluyormuş diye reddediyor. İlhan Arsel’i “tarihi rivayetler nasıl değerlendirilir?” diyenlere “güya böyle böyle oluyormuş diyerek istediğimizi reddedelim” yöntemini bilim literatürüne soktuğu için kutluyorum. Halbuki usul bilse kaç kişi rivayet etmiş, kaç farklı kitapta bunlar geçmiş, rivayetler doğru görülmüş mü gibi bir yol izlemeliydi. Zaten görüşlerini belli bir temele dayandırıp rivayetleri öyle reddetseydi ben de bir şey demezdim ama usul yöntem bilmiyor. Burada sadece İlhan’ın iddialarına kaynak olarak gördüğü kitapta böyle geçiyor dedim. Bunun dışında bir sürü nikah çeşidi ve haksızlıklar diğer kitaplarda anlatılıyor ve altta vereceğim kitapta bol bol örnek var ama buna rağmen toplumun ahlaklı olduğunu ilan edebilecek kadar saplantılı bir yazardır kendisi. Kitapları çelişki ve yanlışlarla dolu ilmi yönden çok zayıf bir eleştirmendir. Aydın dense de aydınlanamamış cahil kalmıştır. O kadar cahildir ki hukukçu olmasına rağmen kitaplarında islam hukukuna dair hatalar da hiç az değildir. Tarihçi olmamasına rağmen sırf dine muhalefet etmek için Bernard Lewis gibi sözü dünya çapında okunan bir yazara bile sen yanlış biliyorsun durum bunun tam tersidir deme cüretine de sahiptir. Diğer kitaplarında bu görülebiliyor. Bu kitapta Lewis'e bir şey dememiş fakat hiç kimsenin kabul edemeyeceği şekilde kitabın kapağına Muhammed devlet falan kurmadı gibi saçma bir argüman koyabiliyor. Normalde yazarlar kitabın en dikkat çekici cümlesini veya tespitini kapağa koyar fakat Arsel en saçma olanını tercih ederek ne kadar sıra dışı bir yazar olduğunu farkını ortaya koyarak okura hissettirmiş. Dünya'da bunu iddia edebilecek belki de sayılı kişilerdendir. Tabii ki Lewis'in söylemesi tespiti doğru yapmaz ama çok çok temel konularda bile reddetmek için reddiye yapıyor Arsel. Altı da çok boş net olarak. Bunun saçmalığına cevap vermeye bile utanılır ama yine de Lewis'in cümlelerini koyayım bari: "Hz Muhammed, deyim yerindeyse, kendisi Konstantin'di. Yaşarken devlet kurdu, devlet adamlarının yaptığı işleri yaptı. Orduları yönetti, savaştı, barış yaptı, vergi topladı, adalet dağıttı." Kitaplarında kendisine karşı çıkanları cahillikle suçlayıp tek kitap okuyanı kendisi bellemiştir. Bir de Dursun’la beraber dans etmelerine rağmen bazen kitaplarında hem kendilerinin hem de birbirinin iddialarını reddettiklerini bile fark edememişlerdir. Neyse. Bunlar dışında klasik din eleştirileri vardı onlara bir şey denilmez yorumlar ikna edememişse saygı duyulur ama eleştireceğim diye saçma sapan çıkarımlar ve uydurmalara gerek yoktur. Böyle kitaplar sadece din yobazlarının karşısında dinsiz yobazlar yetiştirmeye yarıyor. Çünkü birçok konuyu doğru aktarmayıp öyle eleştirilerde bulunuyor böyle kitaplar. Zaten öfke kusmak dışında öyle aman aman çıkarımlar yok, oryantalist yazarlar ülkedeki aydın denilenlerden çok daha tutarlı ve çok daha adil eleştirilerde bulunuyor, onlar da okunabilir. En azından doğruya doğru diyecek kadar komplekssizler. İnançları eleştireceğim derken bir sürü kere felsefedeki korkuluk hatasına düşmeye sebep oluyor bu kitaplar. İnceleme istediğimden fazla uzadı. Neyse. Amerigalılara Richard Dawkins bize İlhan Arsel denk geliyor. Some ortadoğu problems. Cahiliye hakkında daha tutarlı bir yaklaşıma sahip olmak isteyenler alttaki kitabı okuyabilir. Siteye eklemeye çalıştım fakat satışta olmadığı için kabul etmediler. Pc’de okudum ve farem bozuk olduğu için altını doğru düzgün çizemedim ama sadece altını çizdiklerimden de belli bir düşünce sahibi olunabiliyor. Benim düşünceme göre cahiliye tamamen vahşet, huzursuzluk, zulüm dönemi olmadığı gibi öyle yardımsever, huzurlu, savaşsız bir ortam da yoktur. Kitapta sonuç bölümünde de bu anlatılıyor. drive.google.com/file/d/1zOUjdV4s_Pm... Yukarıda Lewis özelinde Batılı araştırmacıların çok daha tutarlı ve adil yorumlarda bulunduğunu söylemiştim. Madem onlardan bahsettim o zaman buraya dünyaca ünlü İslam araştırmacısı Goldziher'in cahiliye hakkındaki görüşlerini bırakayım. O yaygın bakışın aksine cahiliyeyi aydınlanmanın karşılığı olarak görmüyor. Cahiliyeyi hilm kelimesinin karşılığı olarak sunuyor ve cahiliyenin barbarlık kelimesine karşılık geldiğini söylüyor. Kendisinin çok tartışılan yorumları var ama en azından bu konuda hakkaniyetli davranmış: "......Cahiliye, bununla ilgili olarak daha ziyade, içerisinde -buraya kadar müşahade edilen manada- Cehlin yani barbarlığın ve gaddarlığın hüküm olduğu zamandan başka bir şey değildir. İslam’ın tebligcileri, Islam'ın Cahiliyye ahlakına ve alışkanlıklarına son verdiklerini söyledikleri zaman, maksadları Arab müşrikliğinin İslam'dan farklı olan barbarca an’aneleri ve vahşi micazıydı. Muhammed bunlara lağvetmekle kavminin ahlak reformcusu olmak istedi: Yani Cahiliye kibri, kabile gururu, ebedi kabile düşmanlığı, intikam hissinin mukaddesliği, barışıp uzlaşmanın reddi ve Arab müşrikliğinin diğer bütün vasıfları gibi İslam’ın, ortadan kaldırmak istediği şeylerdir. “Kim yalan söz ve cehl’i (yani kaba ahlakı) terk etmezse, muhakkak ki onun yeme ve içmesini bırakmasına Allah'ın hiç de ihtiyacı yoktur” -Ebu Hureyra böyle rivayet ediyor. Bu hadisten de açıkça görüldüğü üzere, cehl tabiri eski Arab şiirinde gördüğümüz üzere nasıl anlaşılmışsa, Islam'ın ilk devirlerinde de öyla anlaşılmıştır. Ca’fer ibn Eba Talib, Habeş kralına şöyle konuşturulur, "Daha önceleri biz Cahiliyenin mensubları olan bir kavim idik, putlara tapardık, ölmüş hayvan eti yerdik, fuhuş ederdik, kan akrabalığına kıymet vermezdik, sadakat vecibesini yerine getirmezdik, bizden kuvvetli olan kimse zayıfları ezerdi (yiyip bitirirdi) Soyu, doğuluğu, eminliği ve iffeti bizce malum olan kendi aramızdan bir Peygamberi Allah bize gönderinceye kadar biz böyle idik, o bizi Allah'a davet etti ki, biz onun birliğini tasdik edelim ve ona ibadet edelim, biz ve ebeveynimizin ondan başkasına taptıkları şeyleri yani putları ve taşları bir kenara atalım; o bize doğru konuşmayı, emaneti yerine getirmeyi, akrabalık bağlarını gözetmeyi, himaye vecibelerini yerine getirmeyi, haram şeylerden ve kan akıtmaktan uzak durmayı; menfur günahlardan ve kötü söz söylemekten uzak durmayı emretti, öksüzün malını yemeyi, iffetli kadınlara iftira etmeyi vs.'yi yasak etti." Ve müşrikleri İslam’a davette onlardan —ibadete aid değil- neredeyse sadece ahlaki şartlara riayetleri istenir; mesela, 'Akabe'de, on iki yeni Müslüman olmuş Medinelinin bey’ati aşağıdaki şartlar altında vuku buldu: Onlar Allah'a şirk koşmayacaklar, hırsızlık etmeyecek, zina yapmayacak, çocuklarını öldürmeyecek ve iftirada bulunmayacaklardı. Eski islamiyet Cahiliyyenin zıddı olarak bu nokta-ı nazarı öne sürmektedir. Islamiyetin ibadetle ilgili ahkamı da zikredilir, fakat Cahiliyyeye aykırı olacak hayat, hassaten, cansız şeylere ibadetten uzaklaşılmasına ve ayrıca Peygamber' in ve Ashabının Cahiliyyenin esas vasfında müşahede ettikleri gayr-i ahlaki ve zalimane muamelelerin terkine yöneliktir. Bu görüşe göre Cahiliyye, dini manada din diye adlandırılan şeyin zıddıdır ve her iki kelimenin zıddiyeti Islam'ın en eski zamanında malumdur." Ama yine de ben marketlerde satılan hazır sallama çaylardan daha sallama bir kitap arıyorum diyorsanız İlhan Arsel okumanızı tavsiye ederim.
Cahiliyye
6.4/10 · 67 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
567 syf.
İslam Dünyasında kadın hakları ve kadına bakış
Hukukçu ve araştırmacı olan İlhan Arsel'den beyinlerde şimşekler çakmasına sebep olabilecek sert bir kitap. İlhan Arsel, okuyucularına İslam dini içerisinde kadına yönelik ayrımcılığı, gericiliği anlatmış ve sert bir şekilde eleştirmiş. Bunu yaparkende Kuran-ı Kerim'den ayet, sahih hadis ve birinci elden İslami kaynakları kullanıyor, yani boşa sallamıyor. Kitap, aynı zamanda İslam dini inançları ve yaşam biçimlerini sorgulamış. İslam'da, "kadınlar çocuk makinesidir, erkekler dölleyici" olarak görülmüş. Özellikle kitapta din adamlarına yönelik yapılan eleştiride "Eğitimi önemsemezler" betimlemesi bana Cübbeli'nin konuşmalarını, Menzilden Uşşaki Tarikatına kadar cahil şeyhleri ve kör biatçı müritlerini hatırlattı. Çoğu kişi bu kitabı "İslam düşmanlığı, "İslama saldırı vaaaar!.." olarak görecektir şüphesiz. Böyle düşünülmesinin sebebi basit; Gezegenimizde evrensel değerlerin, hukuk, demokrasi, ahlak, insan haklarının zirvesini Batı medeniyeti temsil ediyor. 16. yy.da Batılı milletler Hristiyanlığı eleştiri süzgecinden geçirerek etki sahasını sınırladılar. Ancak bundan sonradır ki bilim ve teknolojide hızla ilerlediler, sanayi devrimi ile de İslam dünyasına ezici bir üstünlük sağladılar. Batı bu devrimleri yaparken İstanbul'a çöreklenmiş Arap uleması da fen bilimlerini medrese avlusundan dışarı atıyordu. Balkan Savaşları başladığında Arap alimlerinin oluşturduğu gelenek ile İstanbul'daki Medrese hocaları "Sivrisineğin abdest suyuna teması halinde o abdestin geçerli olup olmadığını" tartışıyorlardı. Müslüman ülkelerde özeleştiri geleneği hiçbir zaman olmadı. O yüzden her başarısızlık dini bir kılıfla örtüldü, Batı'nın bilim ve teknoloji üstünlüğü de "Hristiyan Batı, Haçlı zihniyeti" nitelemeleri ile karalandı. AB tartışmalarında bile iki de bir "Biz Müslümanız, onlar Hristiyan, onlar Haçlı" gerekçelerine sığınıyoruz. Hiç kimse "Evrensel bilime, ahlaka, hukuka, insan haklarına katkımız nedir?" diye kendine sormuyor. Yıllardır bir arpa boyu yol gidemediğimiz konu işte budur. İslam kanununa göre İslamiyetin hukuki ve dini üstünlük ilkesinden üç sınıf insan faydalanamazdı: Kafirler, köleler ve kadınlar. Kadınlar kesin şekilde bu üç grup arasındaki en kötü yere sahiptir. Çünkü bir kafir Müslüman olabilir, köle azat edilebilir ve eşitliğe erişebilirdi. Ancak kadın ölene kadar kadın olarak kalacaktı… Osmanlı Devleti’nin gerileme döneminden itibaren Batı devletlerinin askeri üstünlüğünün farkına varabilmiş Ortadoğulu gözlemciler dikkatlerini ilk olarak düz mantıkla askeri güç, ekonomi ve devlet idaresi üzerine yöneltti. Bu noktaları incelerden kendilerinde neyin eksik olduklarını düşünmeye ve çareyi aramaya başladılar. Ancak sınırlı bir gelişim ve genel olarak başarısız sonuç elde ettiler. İslam toplumu ve Batı arasında tarihsel ve sosyolojik açıdan asırlardır süregelen büyük ve önemli çok daha başka farklar vardı. Asırlar boyunca bu farklar ya görmezden gelindi ya da önemsenmedi. Türkler büyük bir dönem boyunca Avrupa gitmiş tek Müslüman topluluktu. 1665 yılında Viyana’da bulunan Evliya Çelebi’ye acayip gelen bazı şeyler vardı aynen bu şekilde şaşkınlığını dile getirdi: “Bu ülkede acayip bir manzarayla karşılaştım. Eğer kral seyahati sırasında yolda bir kadınla karşılaşırsa, at bindiği takdirde atını durdurur ve kadının geçmesine müsaade eder. Eğer kral yaya halde bir kadınla karşılaşırsa nezaketen durur, kadın krala selam verir ve kral da şapkasını çıkararak kadına hürmetlerini takdim eder. Kral da böylece yoluna devam eder. Bu çok garip bir manzaradır. Bu ülkede ve külliyen kafiristanda kadınlar söz sahibidir. Onlara Meryem Ana’nın yüzü suyu hürmetine saygı gösterirler.” Realitede kadının konumundaki farklılık Hristiyanlık ve İslamiyet arasındaki temel zıtlıklardan biridir. Bu gerçek iki tarafın birbirlerinin topraklarına gönderdiği tüm seyyahların seyahatnamelerinde şaşkınlıkla anlatılır. Hristiyanlıktaki tüm kilise ve tarikatlar çok eşliliği ve cariyeliği kesin bir suretle yasaklar. İslam ise Hristiyanlık dışındaki neredeyse tüm dünya gibi bu iki yasağa da izin verir. Çoğunun notlarından Müslüman kocaların ve hane reislerini kıskandıklarını anlayabiliriz. Avrupa bizi kıskanıyordu!!! Avrupa’ya yolculuğa çıkmış Müslümanlarsa şaşkınlık ve dehşete düşerek batılı kadınlara tanınan özgürlük ve saygıdan bahsederler. Avrupalı erkeklerin kadınlarının ahlaksız tutumları, dik kafalı olmaları ve azgın olmalarını kıskanmadıklarını da garipseyerek bahsederler. Mesela, 1766 senesinde İspanya’da bulunan Faslı bir elçi İspanyol kadınlarının özgür tavırlarını, kocalarında erkeklik gururu olmayışıyla açıklar. Bu elçinin biraz daha yol ilerleyip Fransa’nın Versailles Sarayı’na gittiğini hayal etsenize kim bilir neler yazardı neler… Evliya Çelebi ise incelemenin başında bahsettiğim Avusturya Kralı’nın kadınlara gösterdiği hürmeti gerçek bir Ortadoğu kafasıyla anlatmıştır. Sonuç olarak onun tutumu bu sahneyi görmemiş olsa inanmayacağına kanıt gibidir. İslam’ı bilen çoğu Müslümana göre Hristiyanların teslis inancı bir küfürdür. Teslisi; Tanrı, İsa ve Meryem’den oluştuğu için çok tanrılı bir yorum olarak algılarlar. Evliya Çelebi de Meryem Ana’dan dolayı kadınlara saygı gösterilir. Açıklamasının sebebi bu olsa gerek. Kadınların konumu Batı ve Doğu arasındaki en önemli ve kesin olarak bambaşka olan farklılıkların başında geliyordu ama onlar bunu daima silah, endüstri ve yönetim şekli olarak algıladılar. Günümüzde Batılılaşmaya çalışmış olan Ortadoğuluların temel hatası da budur. Demokratik bir yolla başa geçmiş olan klasik bir gerikafalı liderin demeçlerine bakınız hemen kadını ikinci sınıf insan olarak algıladığını ve aşağı gördüğünü göreceksinizdir. Bu kimseler gün gibi ortadadır. Ancak Batılılar da geçmişteki kadın hareketlerinden önce Ortadoğululardan pek farklı sayılmazdı. Yukarıda belirttiğim gibi İslam Hukuku’na göre temel eşitlikten sadece üç grup yararlanamıyordu: Köleler, kafirler ve kadınlar. Ancak bunların ilk ikisinin statüsü değişebiliyor fakat sonuncusu olan kadının statüsü ölene kadar değişmiyordu. Batı toplumunun yükselmesi ve yayılması bu üç grupta temel değişimler meydana getirmiştir. Sözü geçen ve güçlü bir askeriyeye sahip olan Hristiyan devletler artık Müslüman iktidarların olduğu İslam devletlerine söz geçirmeye başlamıştı ve erken dönemde bu devletlerin nüfusunun çoğunluğunda Hristiyanlar yaşamaktaydı. Tıpkı Osmanlı gibi. Bu baskılar elbette hukuki eşitliğin zorla da olsa sağlanmasına neden oldu. Örneğin Islahat Fermanı. Bu kurtarma asıl olarak Hristiyanları hedef alıyordu Yahudiler de tesadüfen eşitlik kazanmıştı. Osmanlı toplumunu incelediğimizde statü piramidi bu şekildedir: Müslümanlar, Ortodoks Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler. Hatta Islahat Fermanı çıkınca buna en çok Rumlar kızmıştı ve devlet bizi Yahudilerle eşit etti, Allah vere de ferman yerinde kalsa resmiyete geçmese diye hayıflanmışlardı. Köleliğe gelince XIX. Asırdan itibaren Britanya’nın öncülüğünde Batılı güçlerin yasaklanması ve ortadan kaldırılması için çaba sarfettiği başka bir meseleydi. Tabi Ortadoğu’da 1900’lerin sonlarına kadar birkaç istisna dışında kölelik tamamen kalkacaktı. Peki ya kadın mücadelesi. Kadın hakları? Bu çok daha zorlu bir süreçti. Hatta halen Batılı, Doğulu ve Ortadoğulu birçok devlette ve toplumda kadın hakları meselesi kanayan bir yaradır. Kölelik bile kaldırılmış olsa dahi halen kadın haklarında kesin bir sonuç elde edilememiştir. Özellikle Ortadoğu’da… Batılı güçler Hristiyanlara eşitlik getirdi ve köleliği kaldırdı ama hiçbir zaman kadın hakları konusunda gerçek bir çaba harcamadılar. Ortadoğu’da kadın hakları konusunda kendiliğinden güçlü bir değişim sadece Türkiye’de Türk Devrimi’nden sonra Mustafa Kemal Atatürk tarafından sağlandı ve resmiyetteki değişim toplumun kafasının değişimine göre çok daha kolay olacaktı, zor olan toplumu ve düşünceyi değiştirmekti. Mesela gariptir emperyal güçler sömürgeleştirdiği çoğu topraktan çekildikten sonra halka kendi dillerini ve kültürlerini öğrettiler ama emperyal abilerine benzeyen sömürü aydınları kadın hakları konusunda hiçbir şey yapmadı. Durum bununla da kalmadı kadın hakları konusunda son 30 – 40 yıl içerisinde Müslüman ülkelerde birtakım hareketlenmeler görüldü fakat bu gerici ekolün en büyük hedefi haline geldi. Mesela İran İslam Devrimi’nin önderi Humeyni şahın günahlarını sıralarken İran’da kadınlara tanınmış ve geri alınmış özgürlüklere sıkça yer verdi. Kadınların yüzlerini, kollarını, bacaklarını açıp toplum içinde, okulda, işyerinde erkeklerle beraber bulunmasına müsaade etmenin İslam toplumunun köküne ahlaksızlık, azgınlık, Müslüman aileye bir saldırı ve ölümcül bir yara olarak nitelendirdi ve bu savaşın devam ettiğini belirtti. Kadın haklarına değinin en erken tarihli tartışma Tasvir-i Efkar gazetesinde Namık Kemal tarafından 1867 yılında başlatıldı. O Müslüman dünyada kadın haklarına değinen ve isyan eden ilk insan olarak tarihe geçti. Yazısında şunları söylüyordu: “Kadınların insanlığı çocuk doğurmak dışında başka bir faydası yokmuş gibi düşünülüyor; müzik aletleri veya mücevherat gibi sadece bir hizmet objesi olarak görülüyorlar. Ancak insan cinsinin yarısı hatta belki de daha fazlasını kadınlar oluşturmaktadır. Onların gelişimine engel olmak halkın ilerlemesine engel olmaktır. Sanki milletimizin yarısı felçli bir vücuda benzemektedir. Ancak kadınlar zihni ve fiziki açıdan yeterli ve erkeklerden aşağı değildirler. Antik dönemde kadınlar savaş dahil bütün erkek işlerine katılıyorlardı. Köylerde kadınlar halen tarım ve ticaret işlerinde erkeklerle ortaktırlar. Kadınların toplum içinde böyle ayrı tutulmasının asıl nedeni onların tamamiyle cahil, hak ve sorumluluk, fayda ve zarara dahil bir şey bilmedikleri yönünde algıdır. Kadınların bu konumundan dolayı birçok kötü sonuç ortaya çıkar. En temelde bu durum, çocuklarını kötü yetiştirmelerine yol açıyor ve böylece bütün toplumu etkiliyor.” Namık Kemal bu makaleyi yazdığı dönemde genç bir Türk aydınıydı. Kısa süre sonra Paris’e sürgün edildi. Şimdi size soruyorum: Hata Neredeydi? Türkiye kadın cinayetlerinde neden en üst sırada? Üst sıralarda çünkü camilerde "Kadınların İslam'a göre nasıl dövülmesi gerektiği" anlatılıyor. Kadın cinayetlerini protesto eden kadınlar polis tarafından göz altına alınıyor. Kadın cinayeti protestolarında şeyhler, şıhlar, müritler yok. Onları sadece Yılbaşı protestolarında görebiliyoruz. Türk töresinde kadını dövmek yok. Türk toplumunda kadın cinayetlerinin baş etkeni İslam dinini kabul etmeyle birlikte gelen Araplaşmadır. Eski Türklerde kadın çok saygı değerdi ve hayatın her alanında erkeklerle yan yanaydı her zaman. Konar-göçer ve köylü erkeklerin en zengin olanının bile birden fazla eşleri, haremleri olmadı. Onlar hiçbir zaman Araplar gibi, cariyelik kurumunu benimsemediler. İbadetlerini, eğlencelerini ve matemlerini, kadın-erkek hep beraber yaptılar. Hatta erkekler gibi savaşçı kadınları, komutanları vardı onların. İslamlaşma ile birlikte bu dünyanın kültürünü İslamın kaidelerini benimsememiz Türk kadınının özgür konumunu kaybetmesine sebep oldu. Buna ek olarak Anadolu'da maalesef kötü bir geleneğimiz var. Torunlar arasında "kız torun" - "erkek torun" ayırımı. Erkek torunsa baş köşeye oturturlar ve ona kendi soylarından gelen bir kişi olarak bakar, kız torunu ise horlarlardı. Bu kötü geleneğin değiştiğini sanmıyorum. Kız torunu aleni olarak değilse bile, dolaylı olarak "tohum bizden değildir" diyerek aşağılarlardı. Kadını aşağılamanın dik alası Anadolu'da köylerde mevcuttur. Bu gelenek bize Araplardan mı geçti orasını bilmiyorum. Geçmişse de şaşmam. Bu çöl çapulcularından hayırlı bir şey gelmez bize! Birde şeriat konusu vardı değil mi? Şimdi, Şeriat isteriz diye kendini paralayanlar. Tutun ki şeriatı getirdik. Ne değişecek? Başınız göklere mi erişecek? İşsizler iş mi bulacak? Yolsuzluklar, hırsızlıklar pat diye kesilecek mi? Enflasyon mu bitecek, dövize bağımlılıktan mı kurtulacağız? Asgari ücretle geçinmeye çalışan zavallı insanlar hali vakti yerinde olanlar gibi marketlerden mi alış veriş yapacaklar, yoksa yine semt pazarlarının kapanmasından sonra çöpe atılan sebze meyveleri toplamaya mı devam edecekler? Dört halife devrinde şeriat vardı, sizin sözünüze göre güya insanlar sadaka verecek insan bulamıyorlardı. Ama Hz. Ömer döneminde İran fethedildiğinde Ömer'in İran'dan haraç ve ganimet gelmemesinin sebebini halkın kitleler halinde Müslüman olduğu, o yüzden haraç alamadıklarını belirten komutana gönderdiği cevapta "Bırak şimdi halkı Müslüman etmeyi, hazine tamtakır, haraç topla, haraç!" dediği sizin kulağınıza hiç geldi mi? Emeviler, Abbasiler, Memluklar döneminde şeriat yönetimi vardı da ne oldu? Abbasi halifesi Moğollar tarafından hallaç pamuğu gibi atılmadı mı? Neredeydi şeriat ordusu? Memluk sultanı halifeyi azledip Kudüs'e yaya gitmeye mahkum etmedi mi? Şeriat gelirse, hırsızların elleri kesilecekse, o zaman önce iktidardaki hırsızların ellerinden başlayın. Hz. Peygamber livatayı (oğlancılığı) yapanın da yaptıranın da katledilmesini emretmiş. Siz önce bir karış sakalla sokaklarda dolaşıp, din adına hareket ettiğini ileri süren, ama kırk sübyanın ırzına geçenlerin kellesini alın. Söylenecek söz çok da, bunların başını kumdan çıkarmayan siz devekuşlarına bir faydası olacağını sanmıyorum. Türkler Müslüman olduktan sonra Türklüklerini kaybetmeleriyle birlikte, Türk kadını daha önce sahip olduğu tüm haklarını yitirmiştir! Türklerin İslamiyete geçişi Türk kadını için bir felaket olmuştur. Araplaşmak istemeyen her Türk kadınının okuması gereken bir kitap kesinlikle.
Şeriat ve Kadın
8.4/10 · 313 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
616 syf.
·
14 günde
·
8/10 puan
Elimden geldiğince araştırma-inceleme tarih ile ilgili kitapları okumaya özen gösteriyorum . Bu zamana kadar okuduğum kitaplara kıyaslan birçok konuyu sorgulamama vesile oldu bu kitap. Bazen düşünüyorum da acaba Türkler İslam’la hiç tanışmamış olsaydı ne olurdu veya nasıl bir ortam olurdu . Bu konuya daha sonra kafa yormayı düşünüyorum açıkçası , o yüzden şimdi kitabı incelemeye geçelim. Kitap ,yüzyıllar boyunca Türklerin İslam’a geçerek nasıl bocaladığını, ırkçılığın Araplar tarafından Türklere nasıl ve hangi yöntemler ile yapıldığını kaynaklar vasıtayla anlatıyor. Kitapta dilin bir millet üzerindeki etkisini, Türkçenin hem yazı ve hem de konuşma dili olarak ihmale uğraması ve ikinci plana atılması olayı, İslamın Asya'ya yayılması ve Türkler tarafından resmi din olarak benimsenmesi sonucu ortaya çıktığını, Türkçenin zaman içinde nasıl zenginliğini kaybettiğine değinilmiş , adeta bir asimilasyon politikası yürütüldüğüne dikkat çekilmiştir . İslamın esas itibariyle Araba özgü bir din olduğunu ve Muhammed peygamberin İslam’ı Arabın nitelikleriyle yoğurduğunu , Arabın zihniyetini, geleneklerini, zevklerini, ahlakiliğini, dilini ve her şeyini İslamın birer parçası yaptığını detaylı olarak anlatılmış ve bazı yabancı yazarların Türkleri nasıl barbar olarak nitelendirdiğine , Arabı yücelttiğine de ara ara değinilmiştir. Yazarın dili akıcı ve sert ,zaman zaman okuyucu ile sohbet eder nitelikte olduğu için kitabı elinizden bırakmak istemeyeceksiniz.Yazara göre Türklere yapılan bu ırkçılığın başlı başına sebepleri arasında Arap şair ve yazarlar, Muhammed peygamberin sözleri , hadis gibi unsurlar yer alıyor. Benim okurken şaşırdığım bir alıntı ise şu olmuştu ; “...Küçük gözlü kırmızı yüzlü, yassı burunlu ve ... yayvan suratlı... Türklere karşı zaferler kazanılmadıkça hüküm günü gelmiş olmayacaktır... " Muhammed (7.yy). Bu ve bunun gibi birçok delil olarak sunulan hadisleri hayretler içerisinde okudum. Kuran’da geçen Ye'cüc ve Me'cüc ifadesinin aslında Türklere ithafen söylendiğini ve yine buna benzer kötü manalı sıfatların yer aldığını yeni farketmiş oldum . Fakat yine de bu iddalar beni pek tatmin etmedi açıkcası. Yani bence olabilir de olmayabilir de . Nasıl yorumlayacağınız size kalmış. Kitabı okurken katılmadığım yerler de oldu örneğin ; “Muhammed’in geleneklerde değişiklikler yaparken, mutlaka daha iyi bir davranışa yönelme amacına değil, fakat daha ziyade kendi günlük siyasetinin icaplarını ve çıkarlarını düşünmüş olduğu, Örneğin Kur'an'da İsrâ Suresi'nde israfı önlemeye matuf olmak üzere şöyle bir hüküm yer almıştır: "...Yakınına, düşküne, yolcuya hakkını ver; elindekileri saçıp savurma... Saçıp savuranlar, şüphesiz şeytanlarla kardeş olmuş olurlar..." (K. İsrâ Suresi, ayet 26-27.) Beyzevi'nin bu ayetle ilgili açıklamalarından anlaşılmaktadır ki, eskiden Araplar, sırf gösteriş olsun diye develerini keserler ve etini gelişi güzel ona buna dağıtırlarmış. İşte güya bunu önlemek ve dağıtımın fakirlere yapılmasını sağlamak üzere Muhammed yukarıdaki hükmü koymuştur.Hiç kuşkusuz ki, israfı önlemeye matuf bir kural, olumlu bir kuraldır. Varlıksız sınıfı korumaya yararlı gibi görünen bir kuraldır. Fakat Muhammed bu kuralı, yoksulları korumak için değil, yoksul sınıfların kendisine yük ya da tehlike olmalarını önlemek için koymuştur” evet belki mantıklı bir yöntem olabilir fakat bu amaçla olduğunu kanıtlayan bir durum yoktur en azından kitabı okurken sağlam delil göremedim , belki de gözümden kaçmış olabilir. Okurken rahatsız olduğum birkaç noktaya da değinmek istiyorum . İlki , yazarın sürekli tekrara düşmesi ve bir konuyu hep daha sonraki konuya paslaması,ikincisi ise yazarın ara ara objektif bakış açısından çıkıp , öznel yorumunu olayın gerçeğiymiş gibi aktarması oldu. Bunlar dışında pek rahatsız olduğum konular olmadı. Kitabı tavsiye eder miyim ? Sanırım evet , bu sefer tavsiye edeceğim bir kitap olduğunu düşünüyorum. Kitap size farklı bakış açıları kazandıracak ve düşünmeye teşvik edecektir. (Dikkat ! Bu kitap hassas Müslümanları tetikleyebilir. )
Arap Milliyetçiliği ve Türkler
Okuyacaklarıma Ekle
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.