İnsanlar ne kadar kendilerini kandırırlarsa kandırsınlar, ölüm hayatı anlamlı kılmıyordu. Ölüm doğanın insana yaptığı bir haksızlıktı. Herkesin bir gün bu haksızlığa uğrayacağını bilmek, onun karşısında hak ettiği isyanı göstermemizi engelliyordu, hepsi buydu.
Geriye gidip sığınabileceği bir geçmişi yoktu, gelecek de tıpkı o şimşeklerin yaldızlı ışıkları altında parlayan miğferler ve süngüler gibi, tehdit ve ıstırap vadediyordu sadece.
Kökünden sökülen her ağaç bir şekilde bir yerlerinden çürürdü. Peki, o ağaç tekrar eski toprağına dönerse, hayat kökünden gövdesine, dalına, yaprağına yürür, onun bütün yaralarını iyileştirir miydi?
Ne kadar zengin, fakir, o inançtan ya da diğerinden, şu milletten ya da ötekinden olursak olalım, fark etmez, hepimiz aynı gökyüzünü paylaşıyorduk. Aynı yağmur yağıyordu üzerimize, aynı kar taneleri saçlarımızın üzerine serpiliyordu, aynı güneş altında kavruluyorduk, aynı rüzgarlar yüzlerimizi okşuyordu.Gökyüzü hepimizindi...