Bazen insan, kendini en beklemediği anda bir düşüncenin içinde bulur. Günün tam ortasında, sıradan bir anın akışında ya da gecenin en sessiz yerinde… Bir yüz belirir zihninde. Ne çağrılmıştır ne de özellikle davet edilmiştir; sadece oradadır.
Ben de bazen saatlerce seni düşünürken buluyorum kendimi. Bu düşünme hali, bir hatırlamadan çok bir yeniden kurma gibi. Gözlerin geliyor aklıma önce. Masum bir bakışın içinde büyüyen bütün ihtimaller… Sanki her biri ayrı bir hikâyeye dönüşebilecek kadar canlı.
Sonra sesin… Duyduğum her ses, farkında olmadan sana benziyor. Farklı şehirlerden gelen uğultular bile aynı ritmi tutturuyor zihnimde. İnsan bazen birini o kadar içselleştirir ki, dünya onun yankısına dönüşür.
Günlük hayatın küçük detayları da bu düşünceye karışıyor. Saksıda büyüyen bir çiçek görüyorum mesela. Basit bir görüntü gibi duruyor ama hemen ardından senin çiçekleri sevdiğin geliyor aklıma. Bu artık sadece hatırlamak değil; hatıraların birbirine dokunması gibi.
Güneş bile farklı geliyor artık. Işığı ısıtmak yerine, içimde büyüyen ve adını koyamadığım bir ağırlığı örtüyor gibi. Sanki zaman ilerlemiyor da, içimdeki bazı duyguları sessizce büyütmeye devam ediyor.
Belki de mesele birini düşünmek değil. Mesele, geride kalan boşlukla yaşamayı öğrenmek. Ve o boşluğu, zamanla bir eksiklik olmaktan çıkarıp bir anlam alanına dönüşmesini sağlamak.