“Küçük tilki,” dedi boğuk bir ses, hemen yanında durarak. Hazan gözlerini yerden kaldırıp çocuğun sarı ağlar dolanan yeşil gözlerine bakakaldı. Çocuk elini uzatıp kızın çenesine nazikçe dokundu.
“Birçok ölü adamın yanından geçip gittin ancak anneni gördü- ğünde verdiğin tepkinin yarısını vermedin.”
Hazan dişlerini sıkarak çocuğa baktı. Kendisini bu kadar iyi analiz etmesine şaşırmamıştı.
“İlk kural bu kızım, kimseye asla ve asla güvenme.”
Annesinin koyu renk gözlerine büyülenmişçesine bakmıştı. “Canım acıyor. Yardım et,” diye fısıldamıştı annesine.
Kolunu kıpırdatamıyordu.
“Yalnızsın Yakut. Ayağa kalk ve devam et. Acıtan şey öldürmez. Öldüğünde bunu bilirsin zaten.”
Son cümlesini espri yapmış gibi kıkırdama eşliğinde söylemişti. Ardından arkasını dönüp gitmişti.
Derin nefesler aldı.
Bu hayatta tekti. Annesini denkleme sokamıyordu bile. Belki bir iş bulurdu, belki geçici bir süre çalışabileceği garsonluk gibi bir iş. Babası öldüğünde mirası açıklanmamış, belli bir tarihte açık- lanacağı söylenmişti. Evdeki ihtiyaçları gidermek için babasının banka kartını kullanıyordu, içinde ne kadar kaldığını bilmiyordu bile. Hazan ciğerlerini yakacak kadar derin bir nefes aldı.
Neden?
Neden sorusu zihnindeydi, neden ben? Hayata isyan etmenin sırası değildi, ancak Hazan her yeni sabaha gözlerini açtığında bu soruyla karşılaşıyordu. Kapı açıldığında Hazan ellerini yüzünden çekip çocuğa baktı. Çocuğun yüzü ifadesizdi. Elinde kabarık bir zarf vardı.
“Bu sana, Tilki,” dedi çocuk zarfı uzatırken.
Tilki mi?
“Tilki mi?”
Hazar'ın dudağının ucu yukarı doğru kıvrıldı: “Evet, saçların kızıl ancak boyuyorsun.”