Derin nefesler aldı.
Bu hayatta tekti. Annesini denkleme sokamıyordu bile. Belki bir iş bulurdu, belki geçici bir süre çalışabileceği garsonluk gibi bir iş. Babası öldüğünde mirası açıklanmamış, belli bir tarihte açık- lanacağı söylenmişti. Evdeki ihtiyaçları gidermek için babasının banka kartını kullanıyordu, içinde ne kadar kaldığını bilmiyordu bile. Hazan ciğerlerini yakacak kadar derin bir nefes aldı.
Neden?
Neden sorusu zihnindeydi, neden ben? Hayata isyan etmenin sırası değildi, ancak Hazan her yeni sabaha gözlerini açtığında bu soruyla karşılaşıyordu. Kapı açıldığında Hazan ellerini yüzünden çekip çocuğa baktı. Çocuğun yüzü ifadesizdi. Elinde kabarık bir zarf vardı.
“Bu sana, Tilki,” dedi çocuk zarfı uzatırken.
Tilki mi?
“Tilki mi?”
Hazar'ın dudağının ucu yukarı doğru kıvrıldı: “Evet, saçların kızıl ancak boyuyorsun.”
Annesi saçlarından nefret eder; sarı, yeşil, mavi, aklına ne eserse ona boyardı. Eve her gelişinde annesinin tipi değişirdi. Bir keresinde annesine neden saçlarını boyadığını sormuştu. Altı yaşındaydı. Annesi eve asker yeşili pantolon ve asker botlarıyla gelmişti. Saçları erkek gibiydi ve siyaha boyanmıştı.
“Kızıl uğursuz bir renk tatlım,” demişti Hazan'ın saçlarından bir tutamı parmağına dolayıp.
Kahve gözlerinde ifadesiz sayılabilecek bir bakış vardı. Ardından kızının saçlarını bırakmış ve sevimsiz bir gülümsemeyle doğrulmuştu.
“Kızıl, çok uğursuz bir renk...” diye tekrar mırıldanmıştı elindeki çantayı koridora fırlatıp mutfağa yönelirken.
Hazan elinde oyuncak tavşanıyla orada öylece durup annesinin ardından bakarken, babası yatak odasından çıkmış ve Hazan'ı odasına götürmek için kucağına almıştı.
“Annen biraz hastaymış bebeğim. İyileşince onunla tekrar konuşursun. Vesile babaanne gelecek şimdi yanına, tamam mı küçük kızım?” Hazan cevap vermemiş, başını babasının omzuna koymuştu. Babasının kucağında odaya girerken koridora asılı aynaya gözü takılmıştı, babasının omzundan sarkan kızıl saçlarına... Bütün gece uğursuz saçları olduğu için ağlamıştı.